Özdemir Asaf'ın o içten dileği ne güzel yankılanıyor: "Kan davası yerine aşk davası olsa da, herkes birbirini öldüresiye sevse." Ne var ki Erdal Bila'nın satırları, "Kirlendik be Mansur. Ne gülüşümüz çocukluk gülüşleri kadar sahici, ne biz, ne de eşimiz dostumuz maskesiz. Çocuk yüreklerimiz kirlendi farkında mısın?" diyerek bu ütopik arzunun karşısına acı bir gerçeklik koyuyor.
Bila’nın kaleminde bireysel olanla toplumsal olan iç içe geçiyor.Kaybolan aidiyet, hissedilen yersizlik-yurtsuzluk ve insanların öz benliklerinden kopuşu, anlatının temelini oluşturuyor. Bu derinlikli yaklaşım, kitabı sadece karakterlerin değil, biz okurların da "hafızasını tazelemeye" davet ediyor.
Toplumun çürümüş yanları, sahte ilişkiler ve çocukluk saflığımızın nasıl yitirildiği güçlü bir dille aktarılıyor. Eleştiri dozunu aşmayan anlatım, satır aralarında hissedilen umut, sevgi ve yeniden köklenme arzusuyla birleşerek iyileştirme amacı taşıyor.
Erdal Bila'nın yalın ama sarsıcı dili, betimlemelerindeki şiirsel yoğunlukla duygulara derinden dokunuyor. Okuru yormadan düşündüren bu dil, satır aralarında bıraktığı boşluklarla okuyucunun kendi yaşamından parçalarla metne dahil olmasını sağlıyor. Bu da kitabın en çarpıcı özelliklerinden biri: herkesin kendinden bir şeyler bulabilmesi.
Erdal Bila, aynı topraklara kök salmış bizlere bir ayna tutuyor. Ve bu aynada bir acı, bir özlem, belki de yeniden yeşerme umuduyla karşılaşıyoruz. Bu öykülerden sonra, bir yanımız eksik kalacak belki. Ya da farkında olmadan, daha da tamamlanmış hissedeceğiz. Çünkü aslında bu kitap, bizim hikâyemiz.