Değerli yazarımız Abdullah Küçük'ün 4. kitabı " Kıskaç " bitti. Bitti ama bende bittim :) Şaka şaka . Başlarda biraz zorladı , bir günümüz, bir geçmiş ; kalabalık bir konak ( Sencer " malikane" diyor ama ) kim kimdir ? Ama kişiler, olaylar oturdukça daha kolay okundu. Zaten rahat, akıcı bir dille yazılmış , o yüzden kolay okunuyor. Benzetmeler, söz sanatları güzel kullanılmış ; hatta argo bile sizi rahatsız etmiyor ,öyle güzel , öyle yerinde kullanılmış. Anlatılanların çoğu gözünüzde canlanıyor. Yazarımızın kalemine sağlık, başarılar.
Okurken düşündüm ; bu romanın türü olarak ne yazacağım ? Aşk gibi başlıyor ama değil ; polisiye desek değil hoş ortada 2 ölüm var biri faili meçhul diğeri kayıtlarda intihar ama şüpheli ve bunlar 20 yıl önce olmuş ; anı desek hiç değil . Acıklı bir hikaye desem değil, hüzünlü bölümler tabii ki var ama çoğu yerde güldürüyor. Günlük hayattan öte değil.Bu roman gerçek hayattan bir kesit. Hayattan, kendimizden, çevremizden bir şeyler bulabileceğimiz bir hikaye. Bire bir yaşamasak da duyduğumuz, gördüğümüz, okuduğumuz olaylar. O zaman ne yapalım ? Bu güncel romanı alıp okuyalım.Herkesin rahatlıkla okuyabileceği bir kitap.
Romanımız tüm ailenin birlikte yaşadığı bir konakta geçiyor. Ailenin kalesi. Dede, evlatlar, torunlar, damatlar, yardımcılar vb. Ne güzel değil mi ? Dışı sizi içi bizi yakar demişler. Gerçekten << Tüm ailenin bir arada olduğu konak yaşantısı >> o kadar cazip mi ? İçinde yaşayanlar, yaşamak zorunda kalanlar memnun mu ? Çekişmeler, kıskançlıklar, dayatılan kurallar vs. Ve sonuçları....
. Bunu yazmadan geçemeyeceğim. 216. sayfada ilk paragraf ı okurken sahne gözümde canlandı ve beni kopardı ( yeni bir deyim ) . Sahne şöyle : Ben Karaköy köprüsünün üzerinde Sirkeci'den Karaköy'e geçiyorum. Karşıdan Sülün Osman geliyor