Birinci dünya savaşının sonunda, dağılan imparatorluklardan sonra, dünya milliyetçilik ve ulus devletler olarak kendi kabuğuna çekilmiş, imparatorlukların coğrafi, kültürel, nüfus gibi iç pazar avantajları kaybolmuştur. Neticede korumacı politikalar oluşmaya başlamış, dünyada küresel bir kriz baş göstermiştir.
Bu duruma kayıtsız kalmayan küçük bir grup ekonomist, Cenevrede bir araya gelip, imparatorluklar sonrası dünya ticaretini ele almaya başlamışlardır. Bu ekonomistler, sorununun klasik çağ liberallerinin mantığı “laissez faire laissez passer” (Adam Smith) yerine tam tersi dünya ticaretine kurallar koymayı, ulus devletleri siyasal yetki alanlarına çekmeyi, ekonomik alandan uzaklaştırmak gibi geniş ölçekli, sendikaların kapatılması, işçilerin işveren lehine en düşük ücretlerle çalıştırılması gibi sosyal önerilerde bulunmuş, demokrasiyi dünya ticareti açısından engel olduğunu belirmişlerdir.
Bu görüşler Atlantik ötesinden de ilgi ile izlenmiş, hatta Rockefeller vakfı başta olmak üzere sponsorluk desteği almıştır.
Bir sorunun çözümü için olaylara gerçekçi bakmak lazım ve neoliberallar, sistemsel olarak bunu tam olarak gerçekleştirmiş, geniş bir pazarı olan, arz ve talebi karşılayan imparatorluk iç pazarlarının, imparatorlukların dağılması ve milliyetçilik ile ulus devletlerin yaygınlaşması ile liberal düşüncenin önünde engellerin olduğunu kabul etmişlerdir.
Peki çözüm nedir? İmparatorluklarda değişik dil, din, ırk bir arada yaşar ve bunlar kendi siyasal sınırları içinde özgür olmalıdır ama ekonomi tek bir çatıda kontrol edilmedir. Aslında bu, günümüz Avrupa Birliğinin temel düşüncesini oluşturur.
Bunun yanında da Mises tarafından üst devlet, üst akıl fikri ortaya atılmış ve kendi ifadesi ile “Kendi kaderini tayin hakkı düşünülebilirdi, ama yalnızca serbest