Yazarı çok seviyorum. Kitabı satışa çıkınca da Goodreads puanına bakmadan direkt atarım sepete. Korku ustası derim hep. Vermek istediği duyguyu kelimelerle okura geçirmekte oldukça başarılı. Özellikle korku türünde gerilim yazmanın ne kadar zor olduğunu düşünürsek.
Korku filmi izlerken sinemada o ürpertici sahnelerde müzik devreye girer ya, gerim gerim geriliriz. Fakat kitaplarda müzik yok. İşte bu görevi yazarın dili üstlenir. Yazar, kelime seçimleriyle atmosfer kurar, cümleleri kısaltıp uzatarak ritim yaratır. Sessizlikleri betimleyerek okuru bekleyişe sokar, ani betimlemelerle gerilimi yükseltir. İç monologlar, tekrarlar ve detaylı tasvirler sayesinde müzik olmadan da okurun kalp atışını hızlandırmayı başarır. İşte bu yazar o duyguları çok güçlü bir şekilde vermeyi başarıyor. Kurgudaki tedirginliği, gerilimini okura oldukça başarılı bir şekilde yansıtıyor.
Yazara övgüler bu kadar yeter.
Gelelim kitaba...
Ölümcül bir virüs tüm dünyayı etkisi altına almıştır. Enfekte olduktan sonra tedavisi yok, sonu ölüm. İnsanlar kuduz virüsüne yakalanınca, sanrılar görüyor, şiddete başvuruyor ve ısırıyorlar. Isırınca da virüsü bulaştırırlar. Yalnız öyle Hollywoodvari bir zombi istilası yok kitapta. Bu virüs aşırı saldırganlığa, kafa karışıklığına ve halüsinasyonlara neden oluyor o kadar. Üstelik bu virüs sadece insanlara değil , hayvanlara da bulaşıyor.
Kitabın ilk 10 sayfasını, gözlerimi kocaman açarak, nefesimi tutarak okudum. Sonrası hüsran. Çünkü kitapta heyecanlı sayfalar 20'yi geçmez. Çünkü kurgu duygusal ilerliyor. Ben gerim gerim gerilmeyi beklerken, kendimi duygudan duyguya savrulurken buldum.
Kitap hakkındaki düşüncelerim karmaşık. Korku beklentisi içinde kitabı alırsanız sizi asla memnun etmeyecektir. Çünkü korkunun K'si bile yok. Ancak virüsün halkı nasıl