Alina Reyes’in Lilith adlı romanı, edebiyatın sınırlarını zorlayan, felsefenin karanlık köşelerine giren ve mitolojiyi erotizmle harmanlayan bir metin. Türk edebiyat çevresinde pek konuşulmasa da, aslında kadın kimliği üzerine yazılmış en radikal metinlerden biri. Ama bu kitap öyle “kadın karakteri güçlü” diye alkışlanacak cinsten değil; bu, kadının arzusu, öfkesi, yalnızlığı ve başkaldırısı üzerine yazılmış bir edebi patlama.
Lilith karakteri, bildiğimiz o klasik “ilk kadın” mitinden yola çıkıyor ama burada sadece Adem’e kafa tutan bir figür değil; aynı zamanda Tanrı’ya, düzene, normlara ve hatta okura kafa tutuyor. Reyes’in Lilith’i, hem erotik hem metafizik bir varlık. Cinselliği bir silah, bir özgürleşme biçimi gibi kullanıyor ama bu silahı sadece erkeklere değil, kadının kendi içsel hapishanesine de doğrultuyor. Böylece okurun konfor alanını yerle bir ediyor.
Lilith'in psikolojik ruh hali, bastırılmış arzular, toplumun dışladığı dürtüler, kadının “olması gereken” değil “olmak istediği” hâli. Kitap boyunca Lilith’in iç sesi, hem okuru hem kendini sorguluyor. Bu karakter, Freud’un bile terapi seansından kaçmak isteyeceği kadar karmaşık aslında. Felsefi düzlemdeyse metin, Lilith, Tanrı’yı reddetmiyor; onunla hesaplaşıyor. Kierkegaard’ın varoluşsal sancılarını erotik bir dile çeviriyor. Reyes burada kadının bedenini bir düşünce alanına dönüştürüyor, hem de okura “bu kadarını kaldıramayabilirsin” diyerek.
Edebi olarak metin yer yer şiirsel, yer yer grotesk. Reyes’in dili, okuru hem büyülüyor hem rahatsız ediyor. Bu rahatsızlık, metnin en güçlü yanı. Çünkü Lilith, okurun zihnine değil, içgüdülerine hitap ediyor. “Kadın budur” diyen tüm tanımları parçalıyor ve yerine “Kadın nedir?” sorusunu bırakıyor. Fakat yer yer fazla soyut olması, okura mesafe koyan anlatım