Paris'in sol yakasında görkemli tarihi ile bugün de türdeşlerinden bambaşka bir statüye sahip Otel Lutetia'nın gerçeklere dayanan hikayesini yaklaşık on yıl sonra yeniden okudum. Lutetia, Romalıların Paris'e verdikleri admış ve otelin amblemi de 1853'te kabul edilen geleneksel Paris sloganı 'Fluctuat Nec Mergitur' un üzerinde savrulan bir gemiymiş: Dalgalarla sarsılır, ama batmaz!
Gerçekten de sahipleri defalarca el değiştiren otel, bunca yaşadıklarına rağmen hala ayakta, her iki anlamda da batmamış!
Romanın ilk bölümü iki savaş arası denilen (1918-1938) yıllarda otelde kalan ünlü ve daimi müşterilerin oteldeki yaşamıyla ilgili; kimler yok ki, sanatçılar, ünlü yazarlar ve ülkelerinden ayrılmak zorunda kalmış muhalifler ( James Joyce ve o yıllarda özel sekreteri olarak yanında bulunan Samuel Beckett, Hemingway, Gertrude Stein, Charlie Chaplin, Henri Matisse, Picasso, Josephine Baker, De Gaulle,Thomas Mann ve kardeşi Heinrich...) Özellikle Joyce'un ailevi sıkıntılarına üzülürken, Ulysses'in bazı bölümlerini de burada yazmasına ve salondaki piyanoda İrlanda balatlarını çalmasına heyecanla tanık oluyoruz.
Sonraki bölüm İkinci Dünya Savaşı yıllarında otelde olup biten olaylara ayrılmış. 1940 yılında Naziler Paris'i işgal edince Amiral Canaris'in yönetimindeki karşı istihbarat servisi Abwehr otele el koyuyor; çoğunlukla aristokrat olan subaylarını otelin 233 odasına yerleştiriyor. Aşağıdaki 12 salon ise ofislere ayrılıyor. Mahzenleri ise şüpheli gördüklerini ve direnişçileri sorgulamak için kullanıyorlar.İşgalden önce öngörülü bir şarap garsonu tıpkı Kasabanın ( San Vittoria) Sırrı'ndaki belediye başkanı gibi, otelin binlerce şişe kaliteli şarap koleksiyonunu mahzendeki bir tünele saklamayı başarıyor ve Naziler'e yalnızca şampanya ve bira kalıyor.
Finalde ise