Hahaha! Dileğime bak! Afrika, Afrika, Afrika… nerden dolandı şu Afrika dilime, hay tanrı cezasını versin. Ayaklarım uyuşuyor. Belki de şu çobanlık işini yapmalıyım. Ne olur sanki, birazcık kokuya katlanmayacak değilim ya. Ayaklarım, ayaklarım, şu eşek ölüsü ağırlığında bedenimi taşıyamayacak kadar uyuştu handiyse. Afrika, Afrika… hay tanrı cezasını versin, nerden dolandı şu lanet kıtanın adı dilime. İşimi bitirir gider bir iki kadeh içki yuvarlardım, tabi karnımı doyurduktan sonra. Amma da sızlıyor şu lanet ayaklar. Tanrı beni bu soğuğu alayım diye yaratmadıysa ne olayım! Neler diyorum ben? Biri görse beni delirmiş der, delirmiş der de aç, üşüyor ve yatacak yere ihtiyacı var demez. Tanrı, beni cezalandıran Tanrı, senden medet ummuyorum, merhamet, Afrika, ah ayaklarım. Afrika, aç çocuklar ölmezdi” daha fazla sürdüremedi kahya konuşmasını, konuşmasına müsaade etmeyecek kadar zangırdıyordu dişleri. Hem konuşmasının sonlarına doğru ne dediğini bilemeyecek hale getirmişti onu, bedenini uyuşturan soğuk. Çobanlık işini kabul etmek için yürüdü gecenin ay tam tepesinde ışıldarken. Ayaklarının onu taşıyamaz hale geldiğine kanaat getirince bir ağacın gövdesine dayadı sırtını. Biraz dinlenip yoluna devam etmekti niyeti. Ellerini ovdu bir iki, sonra üşümesinin bedenini yavaş yavaş terk ettiğini hissetti. Sabah olunca Mahmut Bey, orada öylece büzüşüp yatan Kahyayı tanıdı. Her zamanki ağaçtı. Kahyayı dürttü bir iki, ama bedeninde herhangi bir iz yoktu yaşama dair Kahya ölmüştü, ardında sefaletini, kahyalığını, her şeyini bırakarak…