İbn-i Haldun’un Mukaddime’sini bir sahaftan yıllar önce almıştım. (MEB Yayınları III Cilt)
Zaman zaman kitaba göz attıkça yazar ve kitabın sığlığı, bilimsel metotlara pek itibar edilmediği aşikâr olsa da, yazar ve kitabı tanımak için de olsa kitabın birinci cildini okudum.
Mukaddime’den bir önce de Herodotos’un Tarih’ini okumuştum.
Herodotos ve İbn-i Haldun her ikisi de aynı coğrafya ve aynı konuları yazmış olmalarına ve Herodotos ile İbn-i Haldun arasında 900 yıllık bir zaman dilimine rağmen, İbn-i Haldun’un Herodotos’un çok çok gerisinde olması çok düşündürücü ve üzücü.
Mukaddime’yi okuyunca Müslümanlardan neden bilim insanı çıkmadığı, İslam coğrafyasının bin yıldır neden şifa bulmaz bir gerilik, cehalet, bağnazlık, kan, gözyaşı, zulüm çukurunda debelenip durduğu apaçık ortaya çıkıyor.
Zira İbn-i Haldun kitabında İslam dışında bütün dinleri ve insanları “batıl” göstermekle kalmaz, Müslüman olana kadar onlarla savaşılmasını da şart koşar ve sık sık ayet, hadislerden deliler gösterir, “en doğrusunu Allah bilir” der.
Oysa aklı başında herkes bilir ki, din, ayet, hadisten, menkıbelerden bilimsel delil olmaz. Çünkü hiçbir din, hiçbir ayet hadis bilimsel bir veri olmayıp, yalnızca iman ve inanç konusudur. “Doğrusunu Allah bilir” sözü ise, “doğrusunu ben bilmiyorum” sözünün, bir başka şekilde ifade edilmesidir ki, doğrusunu bilmiyorsan konuşmayacak, yazmayacak, araştırıp öğrenip öyle yazacaksın.
Ayrıca İbn-i Haldun’un bir başka cehaleti de dünyayı Müslümanlık ve İslam inancından ibaretmiş gibi görmesidir. Bir yandan bir bilim insanı gibi yazarken diğer yandan da mezhepler, dini akideler hakkında ahkâm kesmesi, herkes için olmasa bile Müslümanlar dışında kalanlar için, onun bütün inandırıcılığını alır götürür.
Zira İbn-i Haldun ve onun gibi düşünenler acaba: Olympos, Sümer,