Bir zamanlar hiçbir insanın yaralanmadığı şekilde yaralandığımı düşünürdüm. Böyle düşündüğüm için de bu kitabı yazmaya and içtim. Fakat kitaba başlamadan uzun zaman önce yaram iyileşti. Ancak bu adımı yerine getirmek için bu eski yarayı deştim.
Başka bir şekilde anlatmaya çalışayım... Belki de yaramı deşmekle başka yaraları, başka insanların yaralarını kapadım.
Orada olduğunu bilir, güvenir, ama teşekkür etmeyiz. Nietzche, Rimbaud, Van Gogh gibi büyük güneşler, kutsal gök gibi aynı kaderle ıstırap çeken insan güneşleridir. Ancak batıp kaybolduktan sonra onların parlaklıklarını fark ederiz.
İkinci Dünya Savaşından çıktıktan sonra, dünyanın kendi kendisini söndüreceği hakkında belirsiz bir duygu vardı. Başka bir mahşer alanına girmiştik. İnsan ruhu da, dünyanın eski jeolojik çağlarda sarsılması gibi şiddetli bir sarsıntı geçirme eğilimindeydi. Silkeleyip attığımız ölümdü. Ölümün soğukluğu... Hüküm süren vahşet ruhuna üzülüyoruz fakat ölüm kefenini yırtmak için insan ruhunun tahrik edilmesi gerekir.
Gelişme hiçbir şeyi açıklamıyor. Zamanın başından habersiz, sonuna kadar da habersiz olacağız. Yıldızlar, yıldız kümeleri, kıtalar akıyor; insanlar birlikte akıntıya kapılmış sürükleniyor; evrende her şey boşluğun bir noktasına doğru akıyor. Tanrı da muhtemelen akıyor, hem de yarattıklarıyla beraber.