Can Kozanoğlu’nu okuduğum birkaç kitabından biliyorum, kafalı adam. Türkiye’nin yakın tarihini, 80 sonrası yaşanan dönüşümün merkezi temasını bulanıklaştırmadan yazıyor. Yeni dünya düzeninin politik suretlerine, popçusundan mafyasına kadar vitrindeki yüzlerine maruz kalmanın gönüllü şaşkınlığı ile yeni değerlerle teçhiz edilmiş toplumun, figüran bile olamadığı bir öyküyü anlatıyor bize Gogolvari bir üslupla. Bu öykünün ana teması politika veya sosyoloji değil; baş kahramanı ise ne politik figürler ne magazin dünyasının bilindik isimleri ne de halk. Öykünün teması neoliberalizm ve onun dansöz gibi oynattığı figürler; başkahraman ise şehrin yeni Tanrısı, pop çağı ateşini de alevlendiren para ve onun getirdiği bütün değerler. Neoliberalizm, 70’li yıllarda yaratılan krizle girdi dünya gündemine. Petrol krizi, Arap-İsrail Savaşı ve Şili’de seçimle iş başına gelen sosyalist Salvador Allende hükümetinin, Neoliberalizmin fikir babalarından Milton Freedman’ın da bizzat rol oynadığı bir darbe girişimiyle devrilmesi gibi olaylar, kapitalizmin başka bir evreye geçişinin horoz ötüşleriydi. Yanılmıyorsam 1978 yılında Washington uzlaşısında alınan ve Neoliberalizmi hakim kılacak kararlar, 24 Ocak Kararları da denilen 24 Ocak 1980 yılında Özal’ın imzaladığı kararla Türkiye’ye angaje edildi. 12 Eylül Darbesi bundan yaklaşık 7 ay sonra, bu kararları garanti altına almak için yapıldı, devrim ya da vatanı kurtarma sevdasına düşen kitlelerin muhtemel bundan haberleri bile yoktu. Sonrasında Amerika’da Reaganizm, İngiltere’de Thatcherizm, Türkiye’de ise Özalizm olarak adlandırılan yeni muhafazakarlığın yükselişine şahit olduk. Bütün yaşamımız kapitalizme uyarlanmakla şen, söylemde bir gelenek, Osmanlı, büyük Türkiye, dindar nesil lafazanlıkları bugünlere geldik. Ortalıkta bu kadar kendini