Hande Ortaç, yeni kitabı Sakinler’de deliliğin ve travmatik geçmişin derinliğine iniyor. İstismar, aile travmaları ve kariyerinde yaşadığı zorluklar dolayısıyla her şeyi geride bırakmak isteyen bir kadının anlatısı bu. Günümüz toplumunda kadının ötekileştirilmesini, patriyarkal toplumun eril düşüncelerini ve normal olanın ne olduğunu sorgulatan bir roman. Adeta bir karşı çıkışın romanı.
Ortaç, travmatik bir giriş yapıyor romana: istismar. Bir kız çocuğunun ailesi tarafından koruma adı altında yapılan ötekileştirmeyi okuyoruz. Sonuç çok açık: olan her şeyden kendini sorumlu tutan bir kadın. Benlik kontrolünün çok küçük yaştan başladığını anlıyoruz böylelikle. Aynı zamanda toplumdaki normun bizi nasıl ‘normalleştirdiğini’ görüyoruz. Tabii buna normalleşmek denebilirse… Kariyer hayatında da her şeyi kontrol etmeye çalışmanın sonucunda “deliren” kahramanımız, soluğu burada alıyor. Peki neresi burası? Birtakım şahsiyetlerin yeni bulduğu bir ‘iyileşme’ yöntemi üzerine yapay bir aile ortamı kuruluyor. Aile ortamında insanların farklılıklarıyla bir olup birey olabileceklerine inanan bu psikolog-psikiyatrist bozması kişiler, bireyselliği öldüren ilk normun aile tarafından oluşturulduğunu bilmiyor tabii. Toplumda yaşamanın ön koşulu, benliğini kaybetmek onlara göre: “Eğer bir toplum içinde yaşamaya kararlıysak olduğun gibi davranma safsatasını artık rafa kaldırmanın zamanı gelmiş. Buradaki sürecimde artık kalple değil mantıkla hareket etme aşamasındaymışım.”
Kahramanımız, hiyerarşik bir düzenin olduğu ve kimin iyileştiğine en eskilerin karar verdiği bu yerde soluğu kamera odasına alıyor. Güvenlik görevlisiyle birlikte olduktan sonra buraya girme hakkını kazanmış kadın, yaşadığı her şeyi biz dinleyicilerine -okurlarına- direkt olarak aktarıyor. Dinleyici oluyoruz aslında çünkü