Düşmanlarını kaynar su dolu kazanda yavaş yavaş haşlayarak öldürecek kadar gaddar, öldürdükleri düşmanlarının cesedinin önünde eğilecek kadar saygılı bir toplum düşünün. İşte James Clavell'in Tohum (Shogun) isimli romanı tam da böyle bir kültüre sahip 1600 yılının Japonya'sından bir kesit sunuyor okura. Yıkılması zor duvarlar, katı bir kast sistemi ve aynı katılıkla sürdürülen gelenekler.
İngilizler, Hollandalılar ve Portekizlilerin yani kısaca Barbar Avrupalılar'ın adaya gelmesiyle örflerinde, kültürlerinde ve inançlarında yaşanan köklü değişimle birlikte Toranaga sama ve İshido arasındaki iktidar kavgası, hırs, entrika ve ihanetlerle sarmalanmış bir örgü anlatılıyor kitapta.
Ömürlerini bir tek cinayeti mükemmel şekilde işleyebilmek için çalışmakla geçirip sadece liderlerinden emir alınca öldüren ve seçilen erkek, kadın veya çocuğu öldüremeyince tereddüt etmeden kendi canına kıyan fanatik Budistlerden oluşan ve hiçbir şekilde sağ ele geçirilemeyen üyelerden oluşan bir örgütün de bahsi geçen; tamamıyla erkekegemen bir toplumun anlatıldığı ve bu durum karşısındaki kadınların kayıtsız teslimiyetini, hayatı da ölümü de aynı coşkuyla kutsayan bir irade ve yaşam sistemini okurken, aynı zamanda insanların birer böcek gibi hunharca ve duygusuzca öldürüldüğünü gördükçe isyan duygularınız kabarıyor ister istemez.
Japonların arasında bir Japon gibi yaşamaya alışan baş karakterimiz Kılavuz kaptan Blackthorne, uzun zaman sonra gemi arkadaşlarıyla karşılaşıp onların pis, bakımsız ve berbat hallerini gördüğünde Japonların neden Avrupalılar için "Pisler" ve "Barbarlar" sıfatlarını kullandığını daha iyi anlıyor.
Hara kiri, seppuku, ninja, geişa, Karma, samuray, hatamoto gibi çoğumuzun duyduğu fakat içerdiği anlam hakkında pek bir bilgimiz olmayan terimlerin Japon dünyasında ne