Kalbin Kendi Yankısı diyorum ben bu romana.
Bazı kitaplar vardır, bitirdikten sonra hemen birine anlatmak istersiniz. Çünkü içinde öyle tanıdık duygular vardır ki, kendi yaşadıklarınızı hatırlatır; ama siz hiç böyle anlatamamışsınızdır. Irène Némirovsky’nin Sırdaş’ı da tam öyle bir roman. Küçücük bir hikâye anlatır ama sanki yıllardır içinizde duran bir şeyi bulup kelimeye dönüştürür. Bir de kitap okumaya başlamak isteyene veya ısınmak isteyen bu kitapla başlayabilir. Çerez niyetine ister üç saatte ister üç günde bitirebileceğiniz bir kitap.
Roman, bir mektupla başlıyor. Basit bir mektup gibi görünse de, insanın geçmişine açılan bir kapı bu. Némirovsky burada bir kez daha bize gösteriyor ki, en sessiz anlarda bile duygular en çok konuşur hatta bu anlarda daha çok konuşur. Karakterlerin ağzından büyük sözler dökülmez; asıl olan, söylenmeyenlerdir. Söylemeden konuşma sanatı, bu ayrı bir mevzu.
Ben bu kitapta en çok o suskunlukların içindeki duyguları sevdim. Némirovsky’nin karakterleri, birbirlerini seviyorlar ama o sevgiyi dile getirmeye cesaret edemiyorlar. Birbirlerine “sırdaş” olmaları gerekirken, en çok da kendilerine yabancı kalıyorlar. Kendine yabancı kalmak! Bu tanıdık geliyor insana, değil mi? Hepimizin hayatında böyle anlar vardır; bir şeyleri söyleyememiş, birine geç kalmış, bir duyguyu içimizde büyütüp sessizce uğurlamışızdır.
Némirovsky’nin dili bu kadar etkileyici olmasının nedeni belki de bu sadeliği. Ne tezat ama.Gösterişsiz, ama dokunduğu yer derin. Her cümlede o eski Fransız romanlarının zarafeti var, ama aynı zamanda çok tanıdık bir insani sıcaklık da hissediliyor.
Kitabı bitirdiğimde içimde hem bir hüzün hem de garip bir huzur kaldı. Sabahın 6’sıydı.Hüzün galiba hem kitabın sonuna gelmekten hem de hikayenin. Huzur da neyse, onu da sizin duygularınızda