Konevî, sıdk sözcüğünün bir anlamının bu olduğunu söyler: özü sözü bir olmak. Söz, sahibinin halinden çıkmıyorsa onun herhangi bir ahlâkî etkinliğinden söz edemiyoruz.
Sabahattin Ali, Mustafa Kutlu'dan önce, hikâyemizin derviş gönüllü emekçilerindendir. Turgut Uyar'ın dikkati çektiği "korkulu ustalık"a düşmemiştir. Her defasında içten yazmıştır. Yazar gibi yazmamıştır. O kadar güzel anlatır ki, gerçekmiş hissini mutlaka uyandırır. Eee kuraldır, "yazanın neresinden çıkarsa okurun orasına ulaşırmış. Sabahattin Ali'nin hikâyeleri (romanı) böyledir. Yani gönül işidir.
Edepten süzülmeyen edebiyatın, özellikle aydınlanmayla birlikte nerelere savrulduğunu birlikte izliyoruz. Bir ürüne dönüşen söz, yine mergub bir metadır ama, sadece metadır işte. Saadet çağında olduğu gibi, kılıçtan keskin, oktan delici ve merhametten daha yatıştırıcı değildir. Ne nasıl söylenirse kaç satar hesabıyla söylenen söz, hem içeriği boşaltılmış, kof ve zamana dayanıksızdır, hem de muhatap açısından en küçük bir diriltici soluğa sahip değildir. Çünkü söz, halden çıkmalıdır, çünkü dil, anlamdır, anlamın bizatihi kendisi olmalıdır.
"Rahim.
Rahmetten gelen ismi şerif...
Rahmet, varlığın özü, kuşatıcısı ve var edicisi...
Hayat, bizatihi rahmettir.
Varolmak rahmettendir... Her şey O'nunla, O'nun rahmetiyle ayaktadır, sürer ve korunur...
Var olan eksiktir, Var eden kusursuzdur.
Var olan, muhtaçtır, Var eden'in kimseye ihtiyacı yoktur. Var ettiklerinin tümü kendisine muhtaçtır..."
(Sadık Yalsızuçanlar ; Sofra)