Sonların Tanrısı; akıcı ve sürükleyici anlatımı, duygusal derinliklere yer veren işleyişiyle, yalnızlık teması, kayıplar, yas olgusu ve hiç dinmeyen geçmiş acılara yaptığı güçlü vurgular sayesinde vampir mitini bambaşka bir bakış açısıyla ele alan, çok beğendiğim ve etkilendiğim bir kitap oldu. Kitap boyunca şu soru dikkat çekiyor: “Ölümsüzlük, insana hiç bilmediği deneyimleri sunan eşsiz bir zenginlik midir, yoksa yıllar içinde kurulan bağların yitip gitmesine, sonsuz bir boşlukta yalnız ve kimsesiz kalmaya yol açan ağır bir lanet midir?” Bu sorgulama, zihinde unutulmaz imgeler canlandırarak, konu edilen duyguları doğrudan yaşatan bir yapı içinde sunuluyor.
Sene 1830. Amerika’nın kırsal bir bölgesinde, mezar taşı oymacılığı yapan babası ve abisiyle yaşayan 10 yaşındaki Anna’nın hayatı, köylerine sinsice yayılan bir hastalıkla altüst olur. Dönemin kilise otoriteleri, bu hastalığın kötücül varlıkların işi olduğuna inanır. Bu yüzden mezarlar açılır, ölüler rahatsız edilir. Oysa Anna’nın babası, mesleğinin de etkisiyle ölümün yeni bir başlangıç olduğuna inanan biridir ve bu düşüncesini Anna'ya da aşılamıştır. Ancak salgın, önce babasını ardından abisini ondan alır. Sevdiği insanlarla yeniden kavuşma umuduyla ölümü beklerken, Anna istemediği bir “hediye” ile karşılaşır: Vampir olan büyükbabası, onu sonsuzlukla lanetlemiştir. Böylece Anna’nın Amerika’dan Romanya’ya, Romanya’dan Fransa’ya ve oradan İskenderiye’ye uzanan; savaşların, düşmanlıkların, masumiyet dolu çocukların ve bencil insanların gölgesinde şekillenen uzun yolculuğu başlar.
Roman, 1830’lu yıllarda yaşananlarla 1980’de geçen olayları paralel bir anlatım içinde işliyor. Geçmişte kurulan dostluklar, kaybolan duygular ve büyük kayıplar aktarılırken, bu yaşantıların gelecekteki seçimler ve davranışlar üzerindeki