·
Okunma
·
Beğeni
·
40
Gösterim
Adı:
Sosyolojinin Öncüleri: Montesquieu ve Rousseau
Baskı tarihi:
Şubat 2019
Sayfa sayısı:
165
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786059203944
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Dedalus Yayınları
Sosyolojinin kurucu babalarından biri olan Émile Durkheim, hiç tartışmasız günümüz sosyolojisini derin bir şekilde etkilemeye devam ediyor. Onun ürettiği sosyoloji külliyatıyla hesaplaşmadan, kendi sosyolojik araştırmalarını inşa eden sosyolog yok gibi. Türkiye'de sosyolojinin kuruluşundan bu yana, Durkheim sosyolojisine olan ilgi canlılığını sürdürmektedir. Durkheim bu çalışmasıyla, sosyolojinin öncü iki figürü olarak kabul ettiği Montesquieu ve Rousseau üzerine eğiliyor. Bu tercümeyle; sosyolojinin Durkheim'la beraber akademik bir disiplin ve özerk bir bilim olmadan evvel, bir toplum düşüncesinin iki diğer klasik düşünür olan Montesquieu ve Rousseau aracılığıyla nasıl temrinlerinin yapıldığını Durkheim'ın kaleminden açık bir şekilde okuma şansına sahip olacağız.

- Mustafa Gültekin-

(Tanıtım Bülteninden)
α
α Sosyolojinin Öncüleri: Montesquieu ve Rousseau'yu inceledi.
165 syf.
·4 günde·9/10
Çevirmenleri arasında okuldaki bir hocamın da bulunduğu bu eseri, yine aynı hocam bana önermişti. Aslında kendisinden Rousseau'ya başlangıç için bir eser tavsiyesi istemiştim. O da bu eserin Rousseau'ya başlamak için sağlam ve başlangıç olarak basit, doyurucu ve temel bir eser olduğunu dile getirmişti. Eseri okuduktan sonra kendisinin gerçekten de haklı olduğunu gördüm.

Öncelikle şu meseleyi açıklığa kavuşturmak gerek: Tarihteki bir düşünürün eserlerine başlamak için direkt olarak yine aynı düşünürün herhangi bir eserinden başlamak zararlı bir durum bile olabilir. Bunun sebebi o düşünür hakkında herhangi bir sağlam temele sahip olmamamızla alakalıdır. Bir düşünce inşasını kurduktan sonra belirli düşünürlere giriş yapmak bu konuda en yararlı olan şeydir bana göre. Ama tersi bir durum yine de tam olarak yararsızdır diyemeyiz bana kalırsa. Geçenlerde kendimce bir Nietzsche okuma maratonu düzenledim. Aslında bu, şahsen o düzeye henüz gelmemiş bir felsefe öğrencisi olarak benim için erken bir girişimdi. Düzeyden kastım, Nietzsche'yi yine Nietzsche haline getiren, ondan önceki düşünce tarihini kapsamlı bir şekilde öğrenip bunun bireysel olarak değerlendirilmesidir. Bu, elbette ki yoğunlaştığımız düşünürü en kapsamlı şekilde anlamamızı sağlayacak oldukça kritik bir etmendir. Fakat yine de Nietzsche'ye tam olarak hazır olmadan giriş yapmak da en azından bir tür ön izlenim kazandırması açısından yararlıdır bana kalırsa. Çünkü Nietzsche'yi bir kere okuyup, kendisini bir daha hayatım boyunca okumayı bırakacak da değilim; bu bağlamda ona zamanı gelince yapacağım geri dönüş için sağlam bir ön izlenim oldu bu benim için. Kapsamlı bir şekilde Nietzsche'ye hakim olduğumu söylememem fakat yine de kafamda bazı şeyler oluştu.

Bahsini ettiğim o düşünürleri o düşünür yapan evreyi incelemenin yanında bir yöntem daha vardır. O da odaklanılacak olan düşünürün başka düşünürler tarafından değerlendirilmesidir. Böylece odaklanılmak istenen düşünürün yine bir tür ön izlenimine sahip oluruz, dolayısıyla o düşünüre giriş yapmadan kafamızda en azından bazı şeyler temellenmiş olur. Düşünüyorum da... Aslında bu sağlam bir zemin oluşturmuyor gibi hissediyorum, sonuçta o düşünürü değerlendiren öbür düşünürü de, öbür düşünür yapan evreyi de incelemek gerekir (düşünce dünyasının ve tarihinin ne denli geniş olduğunun bir kez daha farkına vardım), ama bu konuya en iyisi hiç girmeyelim yoksa incelemeye başlayamayacağız.

Sosyoloji tarihinde bu iki dev isim adeta Durkheim'in de sözünü ettiği gibi öncülerdir. Kendisi, özellikle "kurucuları" kelimesini kullanmaktan kaçınır, çünkü birçok ayrıntılı ve çeşitli yönden doğmasına olanak tanınan bir sosyal bilimi belirli kişilere atfetmekten kaçınılması gerektiğini söyler. İki düşünür de sosyolojinin temel noktalarına değinmişler ve daha sonrasında Fransız İhtilali'ni göremeden yaşama veda etmişlerdir. Bu açıdan onlar ayrıca Fransız Aydınlanması'nın da yükselmesinde kilit isimlerdir. İhtilal'in de gerçekleştirilmesindeki zihinsel olarak yine kritik öneme sahiptirler.

Eser ilk olarak Montesquieu ile başlasa da Durkheim tarafından önemli bir noktaya parmak basılıyor. Konu şu; neden sosyal bilimler 17.-18. yüzyıla dek ortaya çıkmadı? İlk bakışta felsefenin diğer tüm bilimlerin adeta bir anası olduğu düşünülebilir, ilk akla gelen de genelde budur zaten. Ama konu bu basit tanımladan bir nebze daha karmaşık. Özellikle felsefenin diğer bilimleri bir tür zaptetme çabası içerisinde olduğunu söyleyemeyeceğimiz gibi onların ayrıca oluşması derdinde olduğunu da söyleyemeyiz. Olan şey o dönemlerde felsefenin bazı alt disiplinlerinin bir tür özerkleşmesidir. Peki neden başka zamanlar değil de, mesela 10. yüzyılda değil de 17.-18. yüzyılda oldu bu özerkleşme? Özellikle sosyoloji için bunun sebebi o vakte değin düşünür ve filozofların derdinin onlara göre ideal olan toplumu ve yönetim biçimini belirlemeye çalışmalarıdır. Dolayısıyla onun yasalarını belirleme derdinde de değillerdi. Başka bir deyişle, onlar ortak yaşamın yasalarını değil, ortak yaşamın geleceksel uzamda dayanabileceği en iyi toplum biçimini bulmaya niyetlilerdi. Var olanı değil, takip edilmesi gerekenleri bulmaya çalışıyorlardı. Felsefe tarihine bir göz atın, Platon'un Devlet'inden sonraki çağlarda sürekli olarak bir ideal düzen arayışı aynı zamanda ütopik ve distopik yönelimleri de beraberinde getirmiştir.

Başka bir sebep ise önceki düşünürlerin genel itibariyle rastlantısallığa önem vermeleri idi. Sosyal bilimlerin ortaya çıkması için rastlantısallığın işin içine katılmaması, hatta bundan kurtulmak için gündeme getirilen olguların var olması gerekmektedir. Fakat filozofların genel olarak rastlantısallığı savunmaları yine sosyal bilimlerin özerkleşmesini geciktirmiştir. Böyle bir tesadüfe teslim olmuş gibi görünen toplumlar kabul edildiğinden dolayı da toplumları tiplere ve türlere göre ayırmak, sınıflandırmak kimsenin aklına gelmiyordu. Montesquieu burada büyük ve temel bir adım atmıştır bu yüzden. Ona kadar gelen, üstte bahsettiğimiz adeta geleneksel diyebileceğimiz bir anlayıştan ayrı düşünebilmiş olması bile bana kalırsa olağanüstü bir başarı. Kendisi var olan yönetim ve toplum tiplerini üçe ayırır; cumhuriyet, -ki bunun küçük bir ülkeye sahip olmasını söyler-, monarşi, -bunun da orta büyüklükte bir topluma sahip olduğunu dile getirir- ve son olarak da despotizm -en büyük ülke ve toplum da bu tipe aittir-. Bununla da kalmaz, bu tiplerin kendi farkındalıklarını belirleyen olguları de sınıflar. Yine aynı sırayla erdem, şeref ve korku. İşin teknik ayrıntısına pek girmek istemediğim için (sonuçta bu bilgiler arattığımızda internette de çıkacak bilgiler) yalnızca dikkatimi çeken şeyleri paylaşacağım. Şeref duygusunun hakim olduğu monarşideki bir zayıflıktan bahseder Montesquieu: Şeref kolaylıkla kusur haline gelebilir ona göre, çünkü haddinden fazla bir öz sevgi yaratabilir. Bu açıklama bana o dönemi anlatan kitaplardan okuduğum kadarıyla Orta Çağ aristokratlarının içerisinde bulunduğu abartılı şeref duygusunu anımsattı. Bu öyle bir şeref ki, toplumun bütünlüğünden kaynaklı bir şeref olmasının aksine belirli bir kesimin, hatta yine belirli bir ailenin şerefi olarak ayrılıyor. Ailelerin şeref düzeyleri bile birbirlerinden farklı halde olabiliyordu o dönemde. Bundan ayrı olarak üçüncü belirlenen tipte, yani despotizmde Montesquieu yine bir eşitlikten söz eder. İlk bakışta mantıksız gibi geliyor öyle değil mi? Sonuçta despot ve zorba bir yönetimde nasıl olur da bir eşitlikten bahsedebiliriz ki? Fakat o duruma farklı bir açıdan bakar ve despotizmdeki halkın korku duyuyor olmasından kaynaklı bir eşitlik içerisinde olduğundan bahseder. Korku etmeni sürekli olarak halka eşit bir şekilde verilmelidir, aksi takdirde bir devrim ihtimali doğacaktır. Bunun yanı sıra ona göre bir despot bütün değerleri alt üst edip aşabilir, bir tanesi hariç: Din. Din olgusu Montesquieu'ya göre despotun aşamayacağı biricik olgudur, bu yüzden de onu boşu boşuna aşmaya çalışmak yerine dini kullanır. Bu yüzden de bir despotun yönettiği ülkeler genellikle büyüktür, çünkü toplumun çoğunluğunu etkileyen bir olgu kullanılıyordur ve dört bir yanda korku hakimdir. Fransız İhtilali öncesi zemin de tıpkı buna benzerdi aslında.

Montesquieu'dan sonra gelen sosyoloji adına önemli isimlerin bazıları (mesela Comte) onu bolca eleştirir. Fakat ben şahsen -Durkheim'de de aynı görüş hakimdir aslında- bu eleştirilerin haksız olduğunu düşünüyorum. O ifade ettiğim olağanüstü büyük bir geleneksel algıdan uyanıp, tüm bu yaptıklarını yapabilmiş olması bile Montesquieu'yu gerçekten büyük bir zihin kategorisine dahil etmemizi sağlar. Rousseau'ya gelecek olursak, kendisinin temel fikirlerinden fazla derine inilmeden, adeta kendisi hakkında derinlikli bir şekilde çalışma yapacaklara başlangıç niteliğinde olacak şekilde bahsedilmiş. Rousseau düşünüş olarak Hobbes'a terstir. Hobbes'un ismini duymamışsanız bile en azından şu sözünü mutlaka duymuşsunuzdur: "İnsan insanın kurdudur". Bu söz insanın doğuştan, var oluştan bencil bir varlık olduğunu anlatır bizlere. Buna göre, zaten başlangıçtan beri bencil olan insanın tek gayesi kendi bencil varlığını garanti altına almaktır. İnsan yaşamının genel olarak gayesi de budur. Rousseau ise bu düşüncenin aksine insanı başlangıçta ne iyi ne de kötü olarak kabul eder. Ona göre medeniyet dediğimiz kavram insanı bozmaya başlamıştır. Fakat bu bozulma insanın içinden gelen bir şey değildir, medeniyetin suçudur. Medeniyet Rousseau'ya göre baştan bozuk olduğu için başta saf, bozulmamış halde olan insanlar bu bozukluğa farkında olmadan uyum sağlamak zorunda kalmışlardır. Rousseau'nun fikir inşasının temelini genel olarak bu düşünceler oluşturur. Hatta medeniyetin getirmiş olduğu mülkiyet kavramının da yine insanlığı bozmuş olduğunu söyleyerek, "ne zaman ki insanlar belirli bir alanı kapatıp, orası benim alanım dedi, işte kötülükler de orada başlamıştır" gibi söylemlerde de bulunmuştur. Daha sonraki zamanlarda gelecek olan Marx için de adeta bir tür "Rousseau'cu" diyebiliriz bu yüzden.

Rousseau'dan Montesquieu'ya göre daha az bahsetme sebebim bu eserden sonra Rousseau'nun eserlerine başlayacak olmam ve dolayısıyla ileride başka incelemelerde başınızı Rousseau ile daha çok şişireceğimden dolayı. Kendisinin eserlerine başladığımda zaten kendisinden bolca, ayrıntılı bir şekilde naçizane bahsetmeye çalışacağım. Son olarak, Durkheim'in üslubu benim dikkatimi çekti. Kendisi başta da dediğimiz gibi oldukça temel bir anlatım yapmış. Sosyoloji hakkında pek az bir bilgiye sahip olsanız dahi eseri genel olarak anlayabilirsiniz. Katı teknik bir anlatım yok, karşılaştırmalı objektif bir ifade ediş biçimi var. Çeviri olarak da gayet memnun kaldım. Bunu yine başta da bahsettiğim gibi çevirmenlerden biri benim hocam olduğu için söylemiyorum yanlış anlamayın. Bir tane kelime hatası dışında -ki onun da salt çeviriden olduğunu sanmıyorum- çeviri de oldukça anlaşılır ve doyurucu idi.

Sosyolojiye anlaşılır bir temel atmak, bunun yanında Montesquieu'ya ve Rousseau'ya da başlangıç için ideal bir eser Durkheim'in bu eseri.
Şeyleri daha anlaşılır kılmak için felsefenin en yüksek, en zor soruların alanı olduğu söylenebilir, bilim cevapların alanı iken (kuşkusuz geçici, çünkü araştırma sonsuz bir süreçtir). Ve bu soruların bir ya da başka tarzda soruların sonuna götürmesi gerekir, soruların sonuncusu tümünü (tüm sorulmuş soruları) içerir.
... nasıl ki bir çocuk eğer başka ana-babaya sahip olsaydı başka bir çocuk olacaktıysa, toplum da önceki toplumların biçimine göre başka bir toplum olur.
Rousseau, Hobbes'un teorisini reddeder; her ne kadar Hobbes'un dehasından övgüyle söz etse de teorisini sıklıkla eleştirir. Savaş durumu hipotezi¹ iki nedenle ona kabul edilemez gelmektedir: 1) Savaşın ortaya çıkış sebebi bile - yani giderilmemiş ihtiyaçlar - mevcut değildir. İnsan kendisine lazım olan şeylere sahipse, neden başkalarına saldırsın? Hobbes kendi sistemine ancak medeni insanın karmaşık hassasiyetini doğa insanına atfederek ulaşmıştı; 2) Hobbes haksız yere ilkel insanın tüm acıma duygusunu yok saymıştır. Böyle bir erdem her türlü düşünceden önce geldiğinden doğa durumunda olmadığını söylemeye hakkımız yoktur.
Özgür olmak insanın istediğini yapması değildir; insanın kendisinin efendisi olması, sağduyuyla hareket etmeyi ve görevini yerine getirmeyi bilmesi demektir.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Sosyolojinin Öncüleri: Montesquieu ve Rousseau
Baskı tarihi:
Şubat 2019
Sayfa sayısı:
165
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786059203944
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Dedalus Yayınları
Sosyolojinin kurucu babalarından biri olan Émile Durkheim, hiç tartışmasız günümüz sosyolojisini derin bir şekilde etkilemeye devam ediyor. Onun ürettiği sosyoloji külliyatıyla hesaplaşmadan, kendi sosyolojik araştırmalarını inşa eden sosyolog yok gibi. Türkiye'de sosyolojinin kuruluşundan bu yana, Durkheim sosyolojisine olan ilgi canlılığını sürdürmektedir. Durkheim bu çalışmasıyla, sosyolojinin öncü iki figürü olarak kabul ettiği Montesquieu ve Rousseau üzerine eğiliyor. Bu tercümeyle; sosyolojinin Durkheim'la beraber akademik bir disiplin ve özerk bir bilim olmadan evvel, bir toplum düşüncesinin iki diğer klasik düşünür olan Montesquieu ve Rousseau aracılığıyla nasıl temrinlerinin yapıldığını Durkheim'ın kaleminden açık bir şekilde okuma şansına sahip olacağız.

- Mustafa Gültekin-

(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 4 okur

  • Kör Kayıkçı
  • Mehmet Toprak
  • Ozan Ramazan ocak
  • α

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%100 (1)
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0