Mustafa Dede tüm köylüye seslendi: “Dua edelim askerler topraklarımızda kan dökmekten, zulmetmekten vazgeçsin! İnsanlar, hayvanlar ölmesin; evler, köyler, ormanlar yakılıp yıkılmasın!”
Çeşmenin çevresi tıklım tıklım oldu, tüm köy halkı orada toplanmıştı. Ağlayanlar, dolananlar, dua edip ağıt yakanlar, vedalaşanlar, birbirlerine nasihat edenler…
Sanki insanların köylerini terk edeceğini bilen serçeler, kargalar çeşmenin üzerindeki çiçek açmış elma ağacının dalları arasına toplanmış insanların şivanına sesleriyle ses katıyorlardı.
Gidenlerin kaçı kurtuldu bilenmez, kurtulanların kaçı sürgün oldu onu da bilen yoktu. Sürgüne gönderilenler geri döndüklerinde kimleri bulabileceklerdi, Oluklu Köyü’nden kaç kişi kalmışlardı? Bu sorular hep boşlukta dolanıp duruyordu.
Korkuyordum; topraklarıma kavuştuğumda karşılaşacaklarımdan korkuyordum. Orada babamı, anamı, bacımı, abimi, akrabalarımı bulamamaktan korkuyordum. Sürgüne gönderildiğim köyden tekrar trenle doğup büyüdüğüm topraklara geri dönüyordum. Tren kalktığında kendimi, kökünden, toprağından sökülmüş ağaç gibi hissettim. İçimdeki sızı derinleşti; pencereden dışarıya sarkıp el salladım, tren hızla yol alıyordu, gar artık görülmüyordu ama ben hala el sallıyordum.”
SÜRGÜN; Dersimli Hüseyin Dede üzerinden tarihin gerçeklerine kapılarını açan Dersimlinin kırım ve sürgünün işlendiği önemli bir romandır.