1925 Şeyh Sait isyanı ve izleyen irili-ufaklı bir çok ayaklanmayı bastırmak amacıyla 1934’te İskan Kanunu çıkarılır. Amaç, ayaklanan ya da ayaklananlara yataklık ettikleri düşünülen köyleri boşaltarak terörün önünü kesmektir. Gerçekte yaşanan ise ailelerin, mallarını mülklerini geride bırakmak zorunda kalıp dağıtılarak, ser sefil, tanımadıkları coğrafyalara sürgün edilmesidir.
Ferman Toroslar, işte bu şartlarda başlayan zorlu hayat yolculuğunu, tarihe bir iz bırakabilmek umudu ile, tüm açıklığıyla paylaşmış bizimle.
Zorlu şartlarda oradan oraya sürülerek geçen çocukluğunu, açlığı, yoksulluğu, çaresizliği, cehaleti sermiş önümüze. Çok çocuklu sefil evlerde, bazen de sadece bir ağaç altında, bir parça ekmek bulabilmek için yaşanan zorlu hayat kavgasını detaylarıyla paylaşmış. Ataerkil yapıda canını dişine takarak hem evde, hem tarlada çalışan, yetmedi bir de sürekli çocuk doğurup onlara bakan cefakar kadınların yine de ikinci sınıf insan olmaktan kurtulamamalarının, bu acımasız kadersizliğin resmini çekmiş. Bu vatanın öz evlatlarına layık görülen “gavurluğun” nasıl can yakıcı bir hakaret olduğunu hissettirmiş. Babadan yenilen dayakların -devlet baba da dahil- acısının ise yıllar geçse de kanadığını göstermiş.
Kitap hakkındaki bazı eleştirilerde, o dönem Anadolu’nun neredeyse tamamı benzer yoksullukla yaşadığından, bu detaylar gereksiz bir ajitasyon ve hak bilmezlik olarak görülmüş. Ben aynı fikirde değilim.
Öz yaşam öykülerini severim. Son derece sıradan görünenleri bile, gölgeler ardında kalan, artık bize yabancı görünen bir çok tanıklık içerir. Resmi tarihi ve hamasi nutukları kabullenmeden önce bu tarz tanıklıklarla karşılaştırarak okumayı da severim. Zira bireye odaklanmanın, empati kurabilmenin, yaratılanı yaratandan dolayı sevebilmenin ön şartıdır bence