Giriş Yap
Şu işe bakın ki yurdumu terk etmeden sürgün haline geldim.
Reklam
·
Reklamlar hakkında
Belki sürgün, belki iltica, belki de ömür boyu sürecek bir işgal... Işıksın sanki. Uçurumsun… Yarsın, yarasın, kavgasın…
Başkaları tarafından mecbur tutulduğumuz takdirde dünyanın her yeri bir sürgün yeri değil midir ?
"Bir ağaca yaklaştın ve meyvesinden yedin, ilk ısırığın ardından çırılçıplak bir halde dünyaya sürgün edildin. Yanına baktığında yalnızca o vardı hayatta kalabilmek için sahip olabileceğiniz ve ne varsa birbirinizle paylaştığınız. Çırılçıplaktınız ve göğsünüzden kalbinizi çıkarıp birbirinize uzattınız."
Reklam
·
Reklamlar hakkında
167 syf.
SİYAHIN TONLARI, GRİ. NEDEN??????? Bir dünya düşünün ki; toprağın, gökyüzünün, meyve bahçelerinin, yaprakların, güneşin, bulutların, evlerin, nesnelerin, insanların ten renginin, saçların, yani gözle görebildiğimiz her şeyin siyah ve siyahın tonlarına sahip olsun (yani gri). İşte yazar renksiz bir dünya ile bizi selamlıyor. Bu öyle bir dünyadır ki; insanlar hiçbir kimseye ve nesneye karşı bir duygu beslemiyor. Sanki ‘’duygularımızı ortaya çıkaran renklerdir’’ diyor yazar. Herkesin barınacağı bir eve sahip olması, hiç kimsenin işsizlik sorunu çekmemesi, insanların gıda ihtiyacının giderilmesi, insanların paraya ihtiyaç duymaması, insanlar arasında rekabetin olmaması, herkesin genel geçer haklara sahip olması, her şeyin bir düzen içerisinde işlemesi, tabi ki okuyucuyu cezbediyor. Tıpkı bir ütopya dünyası gibi kurulmuş bir yer burası.Düşünün bu dünyada tepeler bile yok. Alabildiğince düz bir zemin üzerinde her şey gözle görülebiliyor. Sakın insanları daha iyi izlemek ve kontrol altında tutabilmek için olmasın? Yok artık! Ama, hiçbir şeyin o kadar da masumane olmadığını söylüyor yazar. Çünkü bu dünya hiç de insancıl olmayan, yapay bir dünya. Dünya mı? Hayır burası bir cehennem. Bu cehennemde yaşlılar, zayıf doğan bebekler, suç işleyenler, yani toplumun işine yaramayanlar ‘’toplumdan çıkarılma’’ adı altında, beynine zehir enjekte edilerek öldürülüyor. Bir barbarlar ülkesi burası. Burası bir Distopya, vahşetin ülkesi. ꙮEvet bu dünyada insanlar suçsuz yere öldürülüyor. Hem de hiçbir acıma duymadan. Görev bilinciyle. Öldürme görevini yerine getiren Jonas’ın babası, kendini katil olarak addetmiyor. Tam tersine evine büyük bir mutlulukla geliyor, yemeğini iştahla yiyor. Çünkü suç bölünmüştür. Tıpkı büyük güç devletlerinin savaşlardaki insan katliamını, askeri sistemde, askerlere bölüştürdüğü gibi… Öldürmek görev bilinciyle yapılmıştır. İtaat etme vardır burada. Sistem istemiştir. Katil sistemdir. Suç kimde? Jonas’ın babasının suçunu ne yapacağız peki! Otoriteye boyun eğmek, otoritenin dayattığını yapmak, bizi temize çıkarır mı? Tabi ki hayır! ꙮBu ülkede hiç kimse kendi istediği mesleği seçemiyor. İnsanların mesleği otorite tarafından belirleniyor. ꙮBu ülkede aile kavramı da yok maalesef. Çünkü çocuklar, ebeveynlerin kendi çocukları değil. Her aileye bir kız ve bir erkek çocuk veriliyor. Çocukları bile sistem belirliyor. Büyük ihtimal eş seçimini de sistem belirliyordur. Ve bu bireyleri aynı çatı altında tutan sitemdir. Peki bizi biz yapan düşünceler ve duygular, sevgi! Sevgi duygusu mu? Yok canım! Aileler birbirine sevgi duygusuyla değil, görev duygusuyla bağlı. Aralarında herhangi bir duygusal bağ yok. Böyle bir topluluğa, ne kadar aile diyebiliriz? ꙮBu ülkede insanlar, özgür de değiller. Çünkü kendi özgür seçimlerini yapamıyorlar.Düşünce özgürlüğü de yok. Düşünce mi? Kitapta, insanların düşüncesine dair neredeyse hiçbir iz bulamıyoruz. ꙮDoğan çocukların genleriyle oynanıyor ve geçmiş insanların hafızasında siliniyor.Genetik ve kültürel aktarımda yok maalesef. Her şeyin önlemi alınmış. ꙮBu ülkede iklim denetimi de vardır. İnsanoğlu doğaya hükmetmiş, onu hükmü altına almış ve doğanın dünyasını yıkmıştır. Bu ülkede güneş ısıtmaz, yağmur yağıp insanları ıslatmaz, kar kristalleri yere düşmez. Hava soğumaz, toprak donmamıştır. ꙮHayvanları görmememiz de garip değil mi! İlginçtir ki hayvanlar, peluş oyuncaklarla çocukların eline tutuşturulur. Hayvanlar artık bir oyuncak nesnesidir. Hiçbir çocuk bir kedinin başını okşamamış, zehirli hayvanlardan korkmamıştır. Ne kadar acınası…. ꙮCinsellik de yok. İnsanların cinsel dürtüleri, bazı ilaçlarla uyutuluyor. Yaşlı bir kadını banyo ettiren jonas ve yaşlı bir erkeği banyo ettiren kız arkadaşı, herhangi bir cinsel arzu duymuyor. Her sabah kahvaltıda rüyalar konuşuluyor. Peki neden? Buradabbir kontrol altına alma mekanizmasının işlediği görülüyor. Rüyalarda, kurallara aykırı olan şeyler hemen sisteme bildiriliyor ve önlemi alınıyor. Çünkü bilinçaltı, rüyalarla su üstüne çıkar. İnsanların bilinçaltı bile yok ediliyor. Tamı tamına bir yok etme süreci işliyor. Jonas, rüyasındaki kıpırdanışlarından bahsedince, bu cinsel uyanış, ailesi tarafından hemen ilaçlarla uyutuluyor. Eşlerin kendi aralarında da cinsellik yok. Peki bunlar aile mi? Yoksa aynı çatı altında bir araya getirilmiş, birbirine yabancı bireyler mi? Ve daha bunun gibi birçok şey, insanlara daha iyi bir hayat sunma adına yapılmış. Ne kadar masumane görünüyor değil mi? Hiç de öyle olmadığını, sistemin insanları kontrol altına alma ve otoriteye boyun eğme ve otomatlaştırma adına yapıldığını görüyoruz. ●●●Böylesi bir dünya, ne kadar da karanlıktır. Gösterişli ve özenilesi dünyanın arka tarafını gösteriyor yazar bize. Evet bu dünyanın arkası bir yıkıntı ve vahşet. İnsanların madde haline geldiği, çorak bir ülke burası. Yazar burada çok zekice davranıp, bu karanlık ülkenin rengini de, siyahın tonları olacak şekilde belirliyor. Siyah ve gri tonlar. Bu renk tonları, bu dünyanın karanlık yönünü temsil ediyor. Gayet başarılı bir etki var burada. GEÇMİŞ YOK EDİLMİŞTİR Peki neden bu sistemde bir direniş ve ayaklanma göremiyoruz? Neden insanlar bu kadar itaatkar davranıyor ve neden insanlar sorgulamıyor? Çünkü seçmiş insanların hafızasında silinmiş. İnsanlar henüz doğmadan genleri ile oynanıyor ve bebeklerin beyinleri üzerinde türlü işlemler yapılıyor. İtaat etme kodu ve sorgulamama yetisi insanların beyinlerine kodlanıyor. Tarih insanların belleklerinde siliniyor. Geçmişini, tarihini unutan bir milletin yok oluşunu görüyoruz. Buna varlık denebilir mi? Bu dünyanın insanları, gökyüzünün mavi olduğunu, ateşin yaktığını, güneşin ısıttığını, elmanın kırmızı, yaprağın yeşil olduğunu bilmiyorlar. Sevgi duygusunu hiç yaşamamışlar, acının ne olduğunu bilmiyorlar. İzole-yapay bir dünyada yaşayan birer kuklalar. Yani insanı insan yapan değerler: sevgi, umut, acı, duygu, özgürlük, bilgi, kültür, sorgulama, düşünme gibi hiçbir değer yok. İnsanlar, görüntülerinin içinde kocaman bir boşluklar. İKTİDAR NEDEN YOK Kitapta ülkeyi yöneten iktidarı-otoriteyi göremiyoruz. Yazar toplumdaki işleyişi o kadar güzel analiz eder ki, otoritenin başı, zihnimizde şekillenmeden edemez. 1984 ülkesindeki Büyük Birader gibi bir otoritenin olduğunu şüphesiz. Bu ülkede bir heyet var. İnsanların mesleklerini, ailelere verilecek çocukları seçen, görev taksimi yapan bir ihtiyarlar heyeti. Otoriteyi, iktidarın başını göremiyoruz. Çünkü yazar otoritenin başında kimin bulunduğunun çok da önemli olmadığını söylüyor. Önemli olan insanların, otorite altında neden bu kadar pasif kaldığı, halkın neden sorgulamadığı, düşüncenin neden ele alınmadığı, insanların otoriteye neden bu sınırsız gücü verdiği, neden kendilerine yabancılaştığıdır. ●Geçmişimizle ve doğayla bağımızı koparmak bizi nereye getirir? ●Koşulsuz itaat toplumu nereye sürükler? ●Bir toplum hangi yönleri ile ayakta durur? ●Sevginin yokluğu, insanları nesneleştirir mi? ●Daha iyi bir dünya vaadi ile nelerden kopuş yaşıyoruz? ●Sistem nasıl işlemelidir? ●İnsan nedir? Yazarın bize sormak istediği sorular, bunlar değil mi sizce? NEDEN KIRMIZI ??? Jonas’ın toplumu kurtarma adına attığı ilk adım, renkleri fark etmesiyle başlıyor. Kız arkadaşının saçının ve havada yuvarlanan elmanın kırmızı olduğunu fark ediyor. İlk adım bu. Peki neden kırmızı? Çünkü kırmızı tüm dünyada DEVRİM’i simgeler. Yazar burada, kısa zaman sonra bu ülkede bir devrim olacağını haber veriyor. Jonas; yaşlı aktarıcıdan, insanların geçmişine dair tarihini, anılarını topladıktan sonra, bu ülkenin sınırları dışına çıkacak ve böylece insanlara geçmişlerini, insan olma yetisini kazandıracaktır. NEDEN ELMA??? Hristiyanlık inancına göre; (Tekvin-Yaratılış kitabında anlatıldığına göre); şeytan yılan bedenine bürünerek cennete süzülür. Adem ile Havva’yı aldatarak,cennetteki yasak ağacın meyvesinden yemelerini sağlar. Ki o meyve elmadır. Bu suçu işledikleri için Tanrı’nın gazabına uğrar ve yeryüzüne atılırlar. Adem ile Havva’nın işlemiş oldukları bu günah, onlardan itibaren tüm insanlara bulaşmıştır. Her çocuk dünyaya günahkar olarak, o ezeli suç ile beraber gelir. Elma günahı temsil eder artık. Kitapta elma vurgusunun ön plana çıkarıldığını görüyoruz. Kitaptaki insanlar da, tıpkı Adem ve Havva gibi suç işlemişlerdir. Çünkü Tanrı kavramı yıkılmıştır.Kitapta Tanrı ve Din adına hiçbir şey göremiyoruz. Dua unsuru, Yaratıcı unsuru yok. Sistem insanların ellerinden inançlarını da almıştır. Peki neye inanıyorlar? Tabi ki sisteme, otoriteye. Burada otorite ve sistem, Tanrı rolüne bürünüyor. Doğayı kontrol altına alarak, kainat düzenini de yıkmışlardır. Bu toplum toplumla barışık yaşamaz. Doğaya hükmeder. Onu bozar. Kontrol altına alır. İklim ve doğa denetim altındadır. Aslında sistem, istediği bir doğa ve toplum yaratmıştır. Tanrı rolüne bürünmüştür. O da artık yaratıyordur. Ve insanlar bu yeni yaratıcıya tapıyorlardır. Koşulsuz itaat, tapınmak değil midir? Bu etkenler bu insanların, tıpkı Adem ile Havva gibi cezalandırılmalarına neden olmuştur. Yaşadıkları bu yapay dünya, onların sürgün yedikleri yerdir. Bilinçten o kadar uzaklaşmışlardır ki, yaratıcının varlığı bile sorgulanmaz artık. Unutulmuş insanlardır. Elma (günah), çocukların elinde havaya fırlatılarak süzülüverir. Elma ısırılır. Günahın tadı herkesin kursağına girmiştir. Günah elden ele dolaşmaktadır. Jonas; insanları bu günahtan, bu sürgün yerinden kurtaracak olmasın! KARŞILAŞMA! Jonas, yaşlı bilge aktarıcı ile karşılaşır. Burada gerçekle karşılaşma vardır. Aktarıcı jonas’a gerçeğin bilgisini verecektir. Hakikatin eşiğine adım atılmıştır. Aktarıcı, ışığı (gerçeği), Jonas’ın avuçlarına bırakır. Işık (kurtuluş), Jonas’ın avuçlarındadır artık. MODERN PROMETHEUS Yunan mitolojisinde Prometheus, tanrılardan ateşi (ışığı) çalarak insanoğluna getirir ve böylece insanlığı karanlıktan kurtarmış olur. Buradaki ateş-ışık bilgiyi temsil edebilir. Bundan haberdar olan tanrılar, Prometheus’a öfkelenir ve onu yakalayıp, kayalıklara zincirlerler. Kartallar gelip Prometheus’un gövdesini parçalarlar. Mitolojideki okumanın bir benzerini, kitapta da görebiliyoruz. Sadece yaşlı aktarıcının, geçmişin bilgisine sahip olması ve paylaşmasının yasak olması durumundan hareket edersek, bu sistemin tanrıları (otorite), ışığı-ateşi (bilgiyi) toplumdan saklamaktadır. Jonas, aktarıcıdan bu bilgileri (ışığı) alır, ama hiç de sistemin istediği bir biçimde kullanmayacaktır. Geçmişe dönük bilgileri toplayan jonas, tıpkı Prometheus gibi sistemin tanrılarından bunu çalmıştır diye biliriz. Bu değerleri (ışığı) alıp, ülke sınırlarına çıkarak, bütün hatıraları insanlara ulaştıracaktır. Toplumdan gizlenen, insanlara ulaşacaktır. Jonas’ın ülke sınırlarına çıktığı zaman, içine düşmüş olduğu durum hiç de iç açıcı değildir. Açlık ve olumsuz tabiat şartları, jonas’ı ölümün eşiğine getirir. Çünkü jonas, o yapay dünyaya o kadar alışmıştır ki, doğal tabiatta ayakta duramaz. Jonas’ın sonunun ne olduğuna dair herhangi bir bilgimiz yok, ama jonas’ın orada ölmüş olabileceği de akla gelmektedir. Kısmen, içine düşmüş olduğu içler acısı durum, jonas’ın cezası olabilir. JONAS’IN YALNIZLIĞI Jonas seçilendir. Seçilmiştir. Yaşlı aktarıcıdan, sevgi ve güzelin yanında, acıyı da almıştır. Jonas uyanmıştır. Aldatıcı dünyanın yalanlarından, gerçeğin dünyasına gözle birini açmıştır. Artık o gerçekleri görendir ve bu jonas’ı yalnızlığa iter. Artık diğer insanlar gibi bakamaz hiçbir şeye. Gerçek, tokat gibi çarpmıştır yüzüne. Neyin eksik olduğunu bilir, O artık diğer insanlar gibi düşünemez, diğer insanların gri dünyasından renkli dünyaya geçiş yapmıştır. Çevresindeki her şey, o güzelim renkleri ile jonas’ı sarıp sarmalarken, jonas’ın karşısındaki kişiler karanlık dünyanın grisi içinde yaşamaktadır. Hiç kimsenin görmemiş, yaşamamış olduğu, sadece kendisinin bildiği gerçekleri insanlara nasıl anlatacaktır. Bu hayatında hiç elma yememiş birine, elmanın tadını anlatmak gibi değildir de nedir? Jonas’ın farkındalığı, onu diğer insanlardan yalıtmıştır. O gerçekleri ile baş başadır. Derdini kimseye anlatamamanın çaresizliği içinde yalnızlığa gömülür. Jonas için dram başlamıştır. NOT: Bütün bu rahatsız edici unsurlarla yazar nereye varmak istiyor. Yazar bizi insan olmanın erdemlerine, insanın doğayla ilişkisine davet ediyor. Yazar; insanı, insan yapan değerler üzerinde duruyor.Düşünmeyen, seçim yapamayan, sevginin ne olduğunu bilmeyen duygusuz varlıklar üzerinden, insani olanın ne olduğunu soruyor. KURTARICI JONAS, MESİH İSA MI???? Kitabın adının seçilmiş’e vurgu yapması ve içeriğinin bir kurtarıcıyı işlemesi, Hristiyanlıktaki KURTARICI İSA yada KURTARICI MEHDİ düşüncesini akla getiriyor. Özellikle kitapta SEVGİ duygusunun ön plana çıkarılması, İSA’nın temel öğretisini akla getiriyor. Hristiyanlık inancına göre; Adem’in yasak meyveyi yemesinden sonra, bütün insanlara bulaşan asli günahı temizlemek için Mesih İSA, kendi bedenini kurban etmiş ve böylece asli günahı temizlemeye çalışmıştır. Çarmıha gerilerek öldürülmüş ve insanlığın suçunun diyetini ödemiştir. (Tabi ki İslamiyet’te böyle bir şey yoktur.) Buradan yola çıkarak şunu söyleyebiliriz ki, Jonas’ı harekete geçiren de merhamet ve sevgi düşüncesidir, insanları kurtuluşa taşımak ister. Bir Peygamber gibi kurtarıcıdır, seçilmiştir. O da İsa gibi insanlara sevgiyi ve kurtuluşu bahşeder, ancak kendini çetin doğa şartlarına kurban ederek. O çetin şartlar ve jonas’ın içine düşmüş olduğu acınası durum ile İsa’nın içine düşmüş olduğu durum ne kadar da benzerdir. Çünkü sonuçta elde olan acıdır. İsa’nın başına takılan dikenli teller, İsa’ya nasıl acı verdiyse, jonas’ın da ciğerine işleyen soğuk ve açlık acı verir. Her ikisi de insanlık adına, kendi hayatından vaz geçmiştir. İki seçilmiş, iki kurtarıcı, iki kurban…. EY OKUR! Ey okur! Bu kitap insanda her ne kadar güzel duygular oluştursa da, güzeli ve insani olanı verse de, dikkatli bir okuma yapıldığında Hristiyanlık öğretisindeki '’Kurtarıcı İSA Misyonu’’ düşüncesini akla getiriyor. Kısmen bu düşünceyi bize benimsetmek, İsa’nın tekrar dirileceğini ve insanları kurtaracağı düşüncesini vermek istemiş olabilir. Sonuçta kitap, Hristiyan bir yazar tarafından yazılmış. Normal karışlamak gerekir. Bize sadece uyanık olmak düşer. Uyanık ol ey okur! Orhan PAMUK, saf ve düşünceli romancı kitabında, okuru ikiye ayırır. ‘’Saf okur’’ ve ‘’düşünceli okur’’diye. Saf okur, okuduğu her şeyi olduğu gibi kabul eder. Sorgulamaz. Düşünmez. Saf duygularla yaklaşır. Görüntünün arkasına geçemez. Düşünceli okur ise her zaman ACABA? Sorusunu sorar. Görüntüyü yıkar, öteye geçer. Sen de ey okur! Görüntüyü yıkmayı unutma!
·
Reklam
·
Reklamlar hakkında
2
1000
10bin öğeden 1 ile 15 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.28.11