• Bütün bu zorla çalıştırmalar, eskiden beri verilen dayak ve sürgün cezaları hiç kimseyi iyileştirmiyor. Asıl önemlisi hemen hiçbir suçluyu korkutmuyor da, üstelik suçlar azalmak söyle dursun, büsbütün artıyor. Bunu herhalde siz de kabul edersiniz. Bunun sonucunda da toplum suçlardan korunmuş olmuyor. Çünkü toplumun o zararlı üyeleri onun içinden otomatik olarak atılıyor, uzaklara sürülüyor, gözden ırak oluyor. Ama giden suçlunun yerini hemen bir başka suçlu alıyor; belki de bu sefer bir değil de, iki suçlu birden ortaya çıkıyor...
    Dostoyevski
    Sayfa 135 - Yordam Kitap
  • “En üzücü yanı ne biliyor musun? Uşaklarını özgür olduklarına ve onlar için belirledikleri hedefin kendi seçimleri olduğuna inandırıyorlar. Ve bunu medya aracılığıyla yapıyorlar... Ve zaman zaman ortak çıkar... ilerleme... adalet... gibisinden demokrasiyle çeşnilenmiş birtakım sözleri slogan olarak kullanıyorlar...”
  • Aynı zamanda korkuyu kurumsallaştırdılar...
  • “Toplum... ya da onu çekip çeviren azınlık... başkaları için... öyle her şeyin basit olmasına izin vermiyor...”
  • Kapılar suskun ya da sağır, sokaklar kuşkulu ve güvensizdi. Her zaman huzur bulduğu camii avluları bile kasvetli bir umutsuzlukla karşılamışlardı onu. Güvercinlere atılan bir avuç yem. Hepsi bu kadardı. Sokaklarda her zamankinden çok dilenci vardı. Eli, ayağı kopmuş erkekler, paçavralar içinde yerlerde sürünerek gelene geçene avuç açıyorlardı, Suret levhaları sökülmüş çıplak duvarlı mahalle kahvelerinde oturan erkeklerin gölgeli yüzlerinde, uzaklara gitmiş, dağlara çekilmiş, sürgün edilmiş kayıp bir şeyler okunuyordu. Asla bir daha geri dönmeyecek bir şey. Hayatlar, hikâyeler gibi insan denince akla gelen bir şey... Birinin karşısında durup bakmak bile başlı başına ümitsizlikti. O bakış bile, bakılan kişiye bir daha hiç ulaşamayacağını düşündürüyordu insana. Bunca zaman konuşmaya çekindikleri her şey yüzlerinde tortulaşarak kıraç suskunluklara, yalçın yalnızlıklara yol açmıştı. Çöl kadar boş, sarp kadar çetin, kum kadar dağınık ifadeler, yüzleri birbirine karıştırmış, birbirine benzemenin silikliğinde herkesi tanınmaz etmişti. Güneşte solmuş, çizgileri birbirinin içinde eriyerek kaybolmuş, kâğıdı kabarmış bir minyatürde kimse kimseyi tanıyıp bulamazdı.
  • kendisine çöl ya da mezar sessizliği gibi gelen bu yarı sessizlikte, kendi yüreğini dinliyordu.
    Albert Camus
    Jonas ya da Resim Yapan Ressam
  • Lübnan dağlarının bağrında, onunla aynı coğrafyada doğmuşsanız, Ermiş’in yazarından alelâde biriymiş gibi söz edebilir misiniz? Onun şairane sesini, insanı özgürleştiren bilgeliğini ya da isyankâr gücünü coşkuyla andığınız zaman, doğduğunuz yeri yücelttiğiniz zannedilebilir. Bunun aksine, birtakım eleştiriler getirdiğinizde, değerini tartışmaya açtığınızda, büyüsünü bozmaya çalıştığınızdaysa, itiraf edemediğiniz kimi duygular beslemekle ve “sedir ağaçlarına halel getirmekle” suçlanırsınız...

    Ermiş hangi edebiyat türüne aittir? Bu kitapta tutarlı ve sistematik bir felsefe ya da başlığın çağrıştırdığı üzere bir teoloji arayanların eli boş kalıyor; bu kişilerin Omuz silkerek şöyle dediklerini hayal edebiliriz: “Bu kitapta yazılanlar yalnızca şiirden ibaret!” Fakat bu kitap bir şiir derlemesi de değildir. Başka bir çağda olsaydık şöyle diyebilirdik. Bu bir bilgelik kitabı.

    Edebiyat tarihinde böylesi ün kazanmış ve sayısız okur için küçük bir kutsal kitaba dönüşmüş olduğu halde kenarda kalmaya devam eden ve sanki Cibran gizli saklı, utanılacak ve lanetlenmiş bir yazarmış gibi ceket ceplerinde, evet belki milyonlarca ceket cebinde ama nihayetinde ceket cebinde taşınan başka bir kitap tanımıyorum.

    Yayımlandığı günden beri olağanüstü bir hızla kulaktan kulağa yayılan Ermiş tüm dünyayı dolaşan bir fısıltı olmaya devam ediyor: Cesur, güçlü, saf yürekli bir fısıltı...

    Amin Maalouf

    Aynı toprağın iki insanı... Maalouf Ermiş'i ilk kez babasının kütüphanesinde görüp eline aldığında 12 yaşında ya vardım ya yoktum diyor. "Büyük insanların çevremde sık sık tartıştıkları bu kara kaplı, ince kitap beni düşüncelere sevk ediyordu. Ancak kitabı elime aldığım o gün ilk sayfalarını okuyup yarıda bırakmıştım."

    Ermiş'i ve Halil Cibran' ı oldukça net ve güzel ifade etmiş sayfalarca, son basımlarda yer alıp almadığını bilmediğim için inceleme kısmına yazmak istedim Maalouf'un düşüncelerini.

    "Belki de edebiyat âleminde uzun zaman, üstelik çok uzun zaman arafta kalmak, daima bir sürgün olarak yaşayan Cibran'ın yazgısıdır. Ölümsüzlük ona bahsedilmemiştir, ölümsüzlüğü kendi yolunca elde etmiştir ve okurları nezdinde onu her gün yeniden kazanmaktadır. "