Adı:
Taş Devri Ekonomisi
Baskı tarihi:
Ocak 2017
Sayfa sayısı:
330
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789756165409
Orijinal adı:
Stone Age Economics
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
BGST Yayınları
"Taş Devri Ekonomisi"nin iki temel teziyle özgürlükçü antropolojinin kurucu eserlerinden biri olduğu söylenebilir. Birincisi, ilkel toplumların, burjuva iktisat teorisinin mantığıyla ele alınamayacağıdır. İlkel toplumlar, sınırsız ihtiyaçlara ve azami ölçüde tatmin edilmeyi bekleyen çıkarlara sahip bireylerden oluşmazlar. "Taş Devri" insanları, sınırlı tuttukları ihtiyaçlarını doğanın imkânlarıyla karşılamayı öğrenmişlerdir. Mütevazı yaşam standartlarına karşın, modern insana göre daha az çalışıp "bolluk" içinde yaşamışlardır. O halde uygarlığın insanlara daha yüksek bir refah sağladığı görüşü bir hayli tartışmalıdır. Sahlins'e göre, Avrupa-merkezli bakış açısı ve tanımlarla ilkel toplumların dinamiklerini keşfetmek mümkün değildir.
330 syf.
·42 günde·Beğendi·9/10
Taş Devri Ekonomisi, antropolojinin pek çok saha çalışması ve zengin amprik malzeme sayesinde yazılmış bir eser. Yazar, ilkel insanın ekonomik ilişkilerine dair yeni ve şaşırtıcı iddialar ortaya atmakta. Geleneksel iktisatla açıklanamayacak bir işleyişi ve bunun arkasındaki saikleri sorgulamakta. Hane Tipi Üretim Tarzı, Hediye, Hau, İlkel Mübadele Modeli gibi kavramları antropolojik bulgu ve gözlemler ışığında yeniden tanımlamaya ve geliştirmeye çalışmakta.
Şimdilik şu betimsel yorumu temel almakla yetiniyorum: İlkel topluluklarda mevcut emek kaynaklarının önemli bir kısmı, üretim tarzı tarafından kullanılmayarak fazlalık haline getirilebilir.
Toplum sözleşmesinin ilkel dünyadaki karşılığı Devlet değil, hediyedir. Hediye, sivil toplumda Devlet tarafından güvence altına alınan barışı sağlamanın ilkel yoludur.
"Yerleşik görüş her zaman inatçıdır. İnsanı polemik yürüterek karşı çıkmaya, gerekli düzeltmeleri diyalektik olarak ifade etmeye zorluyor: Avcı toplumunu yakından inceleyecek olursanız, gerçekte o orijinal bolluk toplumuydu. Paradoksal olarak bu ifade, bir başka faydalı ve beklenmedik sonuca yol açıyor. Genel anlayışa göre bir bolluk toplumu herkesin maddi ihtiyaçlarının kolayca karşılandığı bir toplumdur. O halde, avcıların refah içinde olduğunu öne sürmek, insanlık durumunun, sınırsız ihtiyaçları ile yetersiz araçları arasındaki daimi farklılık nedeniyle insanın yoğun çalışmaya mahkum olduğu mukadder bir trajedi olduğunu yadsımak demektir."
Her şeyden önce bugün yaşadığımız dünyayı nasıl değerlendirmeliyiz? İnsanlığın üçte biri ila yarısı arasında değişen bir bölümünün her gece aç yattığı söyleniyor. Eski Taş Devri’nde bu oranın çok daha küçük olması gerekir. İçinde yaşadığımız çağ, daha önce benzeri görülmemiş bir açlık çağıdır. Çok büyük bir teknik güce eriştiğimiz bu çağda, açlık kurumsallaşmıştır. Bir başka kutsal formülü daha tersyüz edelim: Kültürün gelişmesiyle birlikte açlık miktarı göreli ve mutlak olarak artıyor. Benim üzerinde durmak istediğim asıl husus da işte bu paradoks. Koşulların zorlaması sonucu, avcılar ve toplayıcılar nesnel olarak düşük bir yaşam standartına sahiptirler. Fakat maddi ihtiyaçlarının karşılanmasını onların hedefi olarak kabul eder ve yeterli durumdaki üretim araçlarını dikkate alırsak, bütün insanların maddi ihtiyaçları genellikle kolayca karşılanabilir. O halde ekonominin evrimi iki çelişik harekete tanık olmuştur: Zenginleştirici, fakat aynı zamanda yoksullaştırıcı olan bu hareketler doğayla ilgili olarak kendine mal edici bir karakter edinirken, insanla ilgili olarak mahrum bırakıcı bir karakter kazanmıştır. Gelişme gösteren boyut elbette teknolojiktir. Bu gelişme, ihtiyaç giderici mal ve hizmetlerin miktarındaki artış, kültürün hizmetine kanalize edilen enerji miktarında artış, üretkenlikteki artış, işbölümündeki artış ve çevrenin denetiminden artan bir özgürleşme olarak, birçok açıdan övgüye değer görülmüştür. Belirli bir açıdan bakıldığında, bu sonuncusu, yani çevrenin denetiminden özgürleşme teknik ilerlemenin ilk aşamalarını anlamak açısından bilhassa faydalıdır. Tarım, yalnızca toplumu mevcut doğal yiyecek kaynaklarını dağıtmanın ötesine taşımakla kalmamış, insani varoluşun zaruretleri doğal düzende karşılanamadığında neolitik toplulukların yüksek düzeyde bir toplumsal düzeni sürdürmesine de imkân tanımıştır. Bazı mevsimlerde, hiç yiyecek yetişmediği dönemlerde insanların hayatını idame ettirmesine yetecek kadar besin elde edilebilmiştir. Bunun sonucunda toplumsal yaşamın istikrar kazanması, toplumun maddi anlamda büyümesi açısından hayati bir rol oynamıştır. O halde kültür, bir anlamda biyolojik “minimum yasasını” gitgide artan biçimde ihlal ederek zaferden zafere koşmuştur; öyle ki sonunda, yerçekiminin ve oksijenin doğal olarak var olmadığı uzayda insanın yaşamasını sağlayabildiğini göstermiştir. Başka insanlar ise Asya’nın pazar yerlerinde açlıktan ölüyorlardı. Yapılar da teknolojiler gibi evrim geçirdi ve bu bakımdan durum, yolcunun attığı her bir adıma karşılık hedeflediği varış noktasının iki adım geriye gittiği efsanevi yola benziyordu. Yapılar ekonomik olduğu kadar siyasiydi ve mülkiyet yapıları gibi iktidar yapıları da oluşmuştu. Söz konusu yapılar, ilk önce toplumların kendi içinde gelişti; günümüzde ise giderek toplumların arasında gelişiyor. Hiç kuşkusuz bu yapılar işlevseldi ve teknik gelişmenin gerektirdiği örgütlenmelerdi; fakat böylelikle zenginleşmesine katkıda bulundukları topluluklarda zenginliğin dağılımı açısından ayrımcılığa, yaşam tarzı açısından ise farklılaşmaya yol açtılar. Dünyanın en ilkel halklarının pek az şeyi vardır, ama yoksul değillerdir. Yoksulluk, malların belirli ölçüde az miktarda olması anlamına gelmediği gibi araçlar ve amaçlar arasındaki bir ilişkiden de ibaret değildir; yoksulluk, her şeyden önce insanlar arasındaki bir ilişkidir. Yoksulluk, toplumsal bir statüdür ve bu niteliğiyle uygarlığın bir icadıdır. Aynı anda sınıflar arasında nefret uyandırıcı bir ayrım olarak ve daha da önemlisi bir bağımlılık ilişkisi olarak uygarlıkla birlikte gelişmiştir. Böylece, bir bağımlılık ilişkisi olarak yoksulluk, tarımla uğraşan köylüleri, Alaskalı Eskimoların bir kış kampına göre doğal felaketlere daha açık hale getirebilir. Buraya kadar yaptığımız tartışmada modern avcıları tarihsel anlamda, evrimsel açıdan temel alabileceğimiz topluluklar olarak yorumlama cüretini gösterdik. Bu cüretin hafife alınmaması gerekir.
Malikâne, ortaçağ ekonomisi veya şirket, modern kapitalizm açısından nasıl bir konumdaysa, hanehalkı da kabile ekonomisi açısından aynı konumdadır: Her biri kendi döneminin hâkim üretim-kurumudur.
Hawaii geleneklerinin destansı niteliği daha dünyevi bir nedenselliği gizlemektedir. Açık ki siyasi döngünün ekonomik bir temeli vardı. Güçlü şefler ile onlara bağlı bölgeler arasındaki büyük mücadeleler, hane emeği üzerindeki daha temel bir mücadelenin siyasi düzleme taşınmış biçimleriydi: Söz konusu olan, hane emeğinin hanenin geçimi için daha mütevazı şekilde mi kullanılacağı, yoksa siyasi örgütlenmenin ihtiyaçlarına göre daha yoğun olarak mı konuşlandırılacağı meselesiydi. İtiraz edilen husus, şeflerin hane ekonomisinden haraç alması değildi. Sorun, bir yandan bu hakka, mevcut yapının belirlediği geleneksel bir sınırlama getirilirken, diğer yandan yapısal bir gerekliliğin harekete geçirdiği bir olgu olarak bu hakkın düzenli şekilde istismar edilmesiydi.
Buna karşın, mübadele oranlarının söz konusu standartlara en çok yaklaşma eğilimi gösterdiği alan, toplumsal olarak çeperde yer alan alışverişler, örneğin farklı topluluklar ya da kabileler arasındaki alışverişlerdir. Bu son nitelendirme önemlidir: Karşılıklılığın maddi dengesi toplumsal sektöre bağlıdır.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Taş Devri Ekonomisi
Baskı tarihi:
Ocak 2017
Sayfa sayısı:
330
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789756165409
Orijinal adı:
Stone Age Economics
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
BGST Yayınları
"Taş Devri Ekonomisi"nin iki temel teziyle özgürlükçü antropolojinin kurucu eserlerinden biri olduğu söylenebilir. Birincisi, ilkel toplumların, burjuva iktisat teorisinin mantığıyla ele alınamayacağıdır. İlkel toplumlar, sınırsız ihtiyaçlara ve azami ölçüde tatmin edilmeyi bekleyen çıkarlara sahip bireylerden oluşmazlar. "Taş Devri" insanları, sınırlı tuttukları ihtiyaçlarını doğanın imkânlarıyla karşılamayı öğrenmişlerdir. Mütevazı yaşam standartlarına karşın, modern insana göre daha az çalışıp "bolluk" içinde yaşamışlardır. O halde uygarlığın insanlara daha yüksek bir refah sağladığı görüşü bir hayli tartışmalıdır. Sahlins'e göre, Avrupa-merkezli bakış açısı ve tanımlarla ilkel toplumların dinamiklerini keşfetmek mümkün değildir.

Kitabı okuyanlar 2 okur

  • Ali Can
  • Ali Şimşek

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%100 (2)
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0