Merhaba arkadaşlar! Bugün size #telkinci adlı eserin incelemesi ile geldim.
Bir sabah uyanıyorsun, aynadaki yansıman göz kırpıyor ama sen gözünü kıpırdatmıyorsun. İşte bu roman, aynaların diliyle yazılmış bir hayal defteri gibi… Yaşamak ile ölmek arasındaki o görünmeyen çizgide, nehir kıyısında yürür gibi bir anlatı sunuyor: her adımda biraz daha kendine yaklaşıyor, biraz daha uzaklaşıyorsun.
İntihar burada bir ölüm biçimi değil. Bir geçiş ritüeli. Kendi bedeninden, kendi geçmişinden, hatta kendi ismindeki harflerden sıyrılmak isteyenlerin sessiz ayini. Kitap boyunca karşımıza çıkan her karakter, başka bir hayaletin tenine bürünmüş gibi. Profesör, rasyonelliğin giysisini giymiş bir medyum sanki. Söyledikleriyle değil, sustuklarıyla korkutuyor. Onun cümleleri zaman zaman rüyalarda yankılanan uğultulara dönüşüyor.
Romanın dünyasında ölüm bile basit bir son değil. Belki bir düşe düşmenin ilk adımı. Belki de yaşamdan daha canlı bir hâl. Bazen şehirde yürüyenlerin ayaklarının altındaki taşlar konuşuyor; bazen bir duvar, eski bir intihar mektubunu fısıldıyor. Gerçeklik dediğimiz şey ise çoktan o tül perdenin arkasında kaybolmuş. Yazar, okura sağlam bir zemin sunmak yerine, onun altından çekiyor tüm mantık döşemelerini.
Felsefeye, sanata, dine ve hatta şarkılara açılan kapılarla bezeli bu metin, doğrusal ilerleyen bir hikâyeden çok bir labirenti andırıyor. Girdikçe çoğalıyor, çözdükçe kararıyor. Bu yüzden okurken hangi kapıyı açtığının değil, hangi anahtarları kaybettiğinin farkına varıyorsun.
Bazı romanlar seni hayata döndürür. Bu roman, seni hayattan çıkarıp başka bir zamana, başka bir ruha taşımayı seçiyor. Sonuna geldiğinde hâlâ yaşadığını biliyorsun ama bir şeyler çoktan ölmüş gibi.
Çünkü belki de asıl soru şu: Ya intihar eden kişi sadece kendini değil, senin