Hani bazı kitaplar vardır ya, başlar başlamaz “hımm, burada bir şey var” dedirtir; işte bu kitap da öyleydi. Ama öyle bas bas bağıran, afilli laflarla aklını karıştıran bir kitap değil. Sessizce geliyor, usulca sorular soruyor sana. “Emin misin?” diyor, “Gerçekten böyle mi düşünüyorsun, yoksa öyle düşünmen gerektiğine mi inandırıldın?”
En başında bir yangın hikâyesiyle giriyor konuya. Ciddi bir orman yangını, ölüm kalım meselesi. Bir grup elit itfaiyeci var, yangını söndürmeye gönderiliyorlar ama işler çığırından çıkıyor. İçlerinden biri, herkes kaçmaya çalışırken duruyor ve hiç akla gelmeyecek bir şey yapıyor: Önündeki otları yakıyor. Evet, bildiğin yangından kaçmak yerine kendi yangınını çıkarıyor. Diğerleri "deli galiba bu" diyor, ama o adam hayatta kalıyor. Çünkü o, ezberlerin dışına çıkıyor. İşte Grant’in kitabı da bu hikâyeyle başlıyor ve soruyor: “Sen hiç düşündüğün şeyi yeniden düşündün mü?”
Kitabı okurken düşündüm, biz çoğu zaman fikrimizi savunmakla meşgulüz. Yeni bir şey duyduğumuzda önce bir savunmaya geçiyoruz, sonra yargılıyoruz, en sonunda da etrafı ikna etmeye çalışıyoruz. Grant bunu çok güzel bir şekilde anlatıyor; diyor ki biz genelde üç moda giriyoruz: vaiz, savcı ve politikacı. Bazen bildiklerimizi savunmak için vaaz veririz, bazen başkalarını yanlış çıkarmak için savcılık yaparız, bazen de ortama uymak için politikacı oluruz. Ama bu modların hepsi bizi fikrimizi gözden geçirmekten uzaklaştırıyor. Halbuki esas ihtiyaç duyduğumuz şey, bir dördüncü mod: bilim insanı gibi düşünebilmek. Merakla, şüpheyle, esneklikle.
Bunu söylemek kolay tabii ama uygulaması çok daha zor. Çünkü fikirlerimize, sadece bilgi olarak değil, kimliğimizin bir parçası gibi bağlanıyoruz. Bir fikrimizi değiştirmek, bazen kendimizden bir parçayı kaybetmek gibi hissettiriyor.