Anna Seghers, Yahudi asıllı ve komünist bir Alman vatandaşı olarak Naziler iktidara gelince Almanya’yı terk edip Fransa’ya göçmek zorunda kalmış, ardından İkinci Dünya Savaşı başlayınca da Meksika vizesi alarak Marsilya’dan Latin Amerika’ya kaçmayı başarabilmiş. Transit romanı yazarın bu tecrübesinden ilhamla kaleme alınmış; ancak salt bir dönem ya da savaş romanı kesinlikle değil. Seghers’in büyük bir ustalıkla acayip bir atmosfer yarattığı, politik meselelerle varoluşsal sorunları yine aynı ustalıkla harmanladığı, biraz Kafkaesk biraz absürt, kısacası oldukça sıra dışı bir modern klasik.
Genç bir Alman olan isimsiz bir erkek anlatıcıdan dinliyoruz hikâyeyi. Anlatıcının Nazi toplama kampından kaçıp Paris’e gelmesiyle başlıyor roman. Paris’in de işgal edilmesiyle, başka ülkelere deniz yoluyla bir kaçış noktası olan Marsilya’ya gitmeye karar veriyor karakterimiz fakat öncesinde kendisinden bir yazara iletilmesi rica edilen bir mektup vesilesiyle öldüğü söylenen, aslında romanda fiziksel olarak varolmamasına rağmen sürekli adeta hayaletiyle haşır neşir olduğumuz yazar dahil oluyor bu serüvenine. Yazarın bir otel odasında ardında bıraktığı eşyaları, yazıları ve bavulunu da yanına alıp yolculuğuna öyle başlıyor anlatıcımız. Buradan sonra her şeyin çorap söküğü gibi gelişeceğini düşünüyorsunuz ama asıl mesele burada başlıyor. Çıkış vizesi, transit vizesi, gideceği ülkenin vizesi, mülteci kağıdı, ikametgâh izni gibi içinden çıkılamayacak bir bürokratik sürecin ortasında buluyor kendini. Seghers’in asıl meselesi bürokrasi eleştirisi olmasa da absürt, trajikomik olaylar, durumlar silsilesi bir yandan da gerçekten sanki bugünümüzü anlatıyor.
Bir noktadan sonra karakterimizin bu kördüğümden çıkmak istediğinden de emin olamamaya başlıyoruz ve yazar da asıl şovuna burada