"VELENOR"
Kâinat, onun teninden geçip kalbine yerleşti. Ve o an, her şey sustu. Bir his doğdu içinden; adı olmayan, zamansız, sınır tanımaz bir his... Çocukluk kadar saf, aşk kadar yakıcı, hakikat kadar güçlüydü. Ellerinin titremesi korkudan değil, ruhunun uyanışındandı. Bir ses fısıldadı derinlerden: “Direnme artık. Sen, hatırlamaya geldin.”
Modern dünyanın ışıltılı kargaşasında, bir vitrinin önünden geçerken yakalıyoruz kendimizi. Göz kamaştırıcı bir parıltı, yankılanan alkışlar, takıp çıkardığımız onlarca maske... Hayatta kalmak için değil, ait olmak için giydiğimiz bu maskeler, zamanla tenimize yapışıyor. O kadar çok oynuyoruz ki rolümüzü, bir bakıyoruz, aynadaki yabancıya dönüşmüşüz.
Dyla da tam olarak böyle kaybolmuş biri işte. Dışarıdan bakıldığında her şeye sahip gibi görünen ama iç dünyasında kapanmayan bir yara taşıyan, susturduğu kalp atışını unutmaya yüz tutmuş bir kadın.
Ama hayat, en ummadığın anda, en derine gömdüğün sesi fısıldar ya kulağına... Dyla’nın hikâyesi de tam o fısıltıyla başlıyor. Yıllardır susturduğu tarafı, en hakiki sesiyle haykırıyor: “Kendine gel.”
Ve o an, bir kapı aralanıyor.
Velenor, bildiğiniz hiçbir diyara benzemiyor. Orada zaman duruyor. Çünkü zaman, ancak yüzeysel olanın ölçüsüdür; derine indikçe anlamını yitirir. Orada maskeler düşüyor. Lüksün, unvanın, kimliğin hiçbir hükmü yok. Bu diyarda tek bir para birimi var: Hakikat.
Velenor, aşkın adaletle, kalbin hakikatle buluştuğu bir kavşak. Burada bir kadın, bir başkasını ararken kendi ışığına kavuşuyor. Çünkü bazen en büyük aşk, bir başkasında bulduğumuz değil; kendimize dönüş yolculuğunda keşfettiğimiz şeydir.
Beş yıl boyunca duygularını demir bir disiplinle yönetmiş, başarıyı zırh edinmiş, kalbini susturmayı öğrenmişti. Para, güç, saygı... Hepsi onundu. Ta ki o gün karşısına