Selam dostlar
“Gerçek, yalnızca yaşayanlarda gizli değildir.”
Bu cümleyle başladı ve ben bir kitabın sayfalarında kaybolmadım; sanki kendi zihnimin karanlık sokaklarında yürüdüm.
Barış Can Kıraç’ın Vizyon’u, klasik bir polisiye gibi başlıyor ama satır aralarında öyle bir derinlik var ki, olay örgüsünü aştığında karşına insan ruhunun en çıplak hâli çıkıyor.
Ana karakter Aslan Karadağ, her dokunduğu kişide ölümü görebilen bir komiser. Bu özellik, onu hem lanetliyor hem de farklı kılıyor. Düşünsene; adaletin temsilcisi olan bir adam, dokunduğu her insanda kaçınılmaz sonu görüyor. Adaletin gözleri bu kadar “fazla” gördüğünde, artık adalet olmaktan çıkıyor ve bir yük hâline geliyor.
Aslan, adalet ile kader arasında sıkışmış bir karakter. Bir yanda devletin katı yüzü, bir yanda insanın içsel adaleti. O gördükleriyle yalnızlaşıyor; çünkü neye inanacağını bilemez hâle geliyor.
İnanmakla görmek arasında kalmak, aslında hepimizin yaşadığı o ince çizgi değil mi zaten? Bir tarafımız rasyonel olmak istiyor, öteki tarafsa ruhun sezgilerine tutunuyor. İşte bu kitap, tam da o noktayı anlatıyor: “Gerçek” dediğimiz şeyin ne kadar kişisel, ne kadar kırılgan olduğunu.
Hikâye boyunca gölgeler, tarikatlar, semboller ve sırlar arasında dolaşıyorsun. Ama dikkatli bir şekilde okursanız eğer gizemin dışarıda değil, içeride olduğunu göreceksiniz.
“Yonca rozetli tarikat” sadece bir örgüt değil; insanın kendini Tanrı yerine koyma arzusunun bir metaforu.
Kutsal Kan, ölümsüzlük arayışı, Vatikan’ın karanlık koridorları, İstanbul’un sisli havası derken kitap seni hem dünyevi hem de ruhsal bir yolculuğa çıkarıyor.
Ve her bölümde şu soru yankılanıyor:
“Adalet mi, intikam mı?”
Çünkü bazen ikisi birbirine o kadar karışıyor ki, kimse nerede durduğunu fark edemiyor. Aslan için de durum bu: suçluları