Rasmussen bu kitabı yazarken, mimariyi sadece profesyonellerin anladığı o kuru, teknik dilden kurtarmak istemişti. Bu yönüyle takdiri hak ediyor. Ancak kitaba senin pencerenden, edebiyatın, kelimelerin estetiğinin ve zamansız bir zevk anlayışının hüküm sürdüğü o yerden baktığımızda, eserin parlayan yönleri kadar gölgede kalan köşeleri de çok net bir şekilde gün yüzüne çıkıyor.
1. BANA GÖRE NE FAZLA? (Rasmussen'in Abarttığı ve Beni Sıkan Sınırlar)
Bir kitabı okurken, yazarın sürekli aynı noktaya parmak basması veya kendi doğrularını tek mutlak gerçekmiş gibi sunması ruhu daraltır. Rasmussen’in metninde "fazla" bulduğum, törpülenmesi gereken yerler şunlar:
Didaktik ve Kuralcı Modernizm Israrı
Rasmussen, 1950’lerin o işlevselci, "az çoktur" diyen modern mimarlık rüzgarına kendini biraz fazla kaptırmış. Süslemeyi, detaylardaki o yaşanmışlık hissini veya geçmişin o ağırbaşlı, hikayesi olan detaylarını bazen sadece "fonksiyonel değil" diye eleştiriyor ya da görmezden geliyor.
Benim Eleştirim: Tasarımda sadelik ve dürüst malzeme kullanımı (örneğin ham ahşabın, taşın dokusu) elbette asildir. Ancak mimari sadece bir işlev alanı değildir; bir ruhu, bir hikayeyi fısıldamalıdır. Rasmussen'in modernizmi kutsayan bu aşırı işlevselci dili, zaman zaman mekanın kalbini, o eski zamanların ağırbaşlı estetiğini ıskalayan bir fazlalığa dönüşüyor.
Batı Dünyasının Estetik Tekeli
Kitap boyunca anlatılan bütün o "kusursuz mekan" örnekleri Roma meydanlarında, Palladio villalarında ya da İngiliz malikanelerinde geziyor. Rasmussen sanki tüm dünyanın estetik algısı sadece bu coğrafyalardan ibaretmiş gibi davranıyor.
Benim Eleştirim: Batı'nın o simetrik, rasyonel dünyası güzeldir ama eksiktir. Doğu’nun, bu toprakların, bir türkünün tınısındaki o uçsuz buçaksız hüznü ve sadeliği barındıran