"Zebani" romanı, aşk, acı, sanat ve kurtuluş temalarını gotik bir atmosfer içinde işleyen, hem çağdaş hem de tarihsel unsurları bir araya getiren sıra dışı bir eserdir.
Roman, isimsiz erkek bir anlatıcının gözünden başlar. Anlatıcı genç, yakışıklı, hedonist bir hayat süren, alkol ve uyuşturucuya bağımlı, ilişkilerinde sorumsuz bir adamdır. Hayatı, geçirdiği korkunç bir trafik kazasıyla tamamen değişir. Aracının alevler içinde kalması sonucunda bedeninin büyük bölümü yanar ve bir daha asla eski görünümüne kavuşamayacağını öğrenir. Hastanede ağır acılarla boğuşurken, yaşamını noktalamayı bile düşünür. İşte bu noktada onun karşısına Marianne Engel çıkar.
Marianne, şizofreni tanısı konmuş, tuhaf ama büyüleyici bir heykeltıraştır. Devasa taş bloklardan zebani heykelleri yontar ve anlatıcıya, aslında yüzyıllar öncesinden birbirlerini tanıdıklarını, ona Orta Çağ’da bir manastırda rastladığını, o dönemde ölüm döşeğindeyken bakımını üstlendiğini ve aralarında derin bir aşk doğduğunu söyler. Modern zamanda anlatıcı bu sözleri akıl hastalığına yorsa da, Marianne’in sevgisi ve inancı onu yavaş yavaş hayata bağlamaya başlar.
Roman yalnızca bu iki karakterin ilişkisine odaklanmaz; Marianne, anlatıcıya geçmişten dört ayrı aşk hikâyesi aktarır. İzlanda’dan İtalya’ya, Japonya’dan İngiltere’ye uzanan bu öykülerde farklı çağlardan ve kültürlerden âşıkların trajik ya da yaratıcı aşkları dile getirilir. İzlanda’da taş ustasının kaybettiği karısını taşlara işleyerek yaşatması, Japonya’da bir keşişin toplum kurallarını yıkıp aşkı uğruna ölümü göze alması, İtalya’da karşılıksız aşkın sanat eserlerine dönüşmesi, İngiltere’de ise savaş ve ölümün bile ayıramadığı iki sevgilinin hikâyesi, romanın merkezindeki “aşkın ölümsüzlüğü” temasını destekler.
Davidson, bu hikâyeler aracılığıyla romanı