... Kentin en usta kuyumcularına yaptırdığı su parıltısı bir gerdanlığı taktı gelininin boynuna. Sana senin değerin kadar yüz görümlüğü takacak varlığım yok benim, dedi. De bana, dileseydin benden ne dilerdin? Telli gelin, boynunda kendisine helal olanın armağanı gerdanlığın ürpertisi, ben kadınım, dedi, sana ömrüm boyunca tek eş olmak isterdim. Kalbinde tek başıma hüküm sürmek isterdim. Başka da bir şey istemezdim.
... Sevilen bir kadın can demekti. Bu yüzden, en çok cânım denirdi ona ortasında bir eliflik nefes hacmiyle. Ve can artık bir yeniçerinin hayatında feda edilmesi gereken değil esirgenmesi gereken bir şey olurdu. Bu yüzden korkar olmuştuk ölmekten. Ve bize cânım dediği için bir kere, yeniden yeniden korkar olmuştuk ölmekten. Ölmek, iki kişi olunca, eskisi kadar kolay değildi. Sonrası kendiliğinden geldi.
... Beyazlar, kırmızılar veya siyahlar giydiğinde rengin bütün lisanıyla bambaşka hikayeler anlattığını. Giydiği her şeyi kendisine yakıştırışını, giydiğinin onu değil onun giydiğini güzel gösterişini ve bunun için hiçbir çaba sarf etmediğini.
... Dokuz katlı çemberimizi yarıp da kimse dokunamazdı serdarımız olan padişaha, tarihimiz boyunca kimse aramızdan bir padişahı çekip de alamadı. Bir tek Yıldırım Bayezid müstesna. Kötü hatıra! Ona Anadolu askeri ihanet ederken. Onu şehzadeleri terk ederken. Ve o padişahtı, terke tahammül ederken. Biz onu ortamızda tutarak vuruştuk. Onu koruduk. Akşama kadar sabredebilseydi, onu gecenin karanlığında alır kimselerin bulamayacağı yerlere kaçırırdık. Ey padişah, dedik ona, aramızdan çıkma! Ama cesurdu padişah. Dayanamadı. Diyor ya tarih, bir adı da Yıldırım'dı. Osmanlı ordusunun hem serdarı hem de neferiydi. Koruması gereken padişahlığı ile vuruşması gereken neferliği arasında asker yanı baskın çıktı. Çemberimizden çıktı. Kaybettik onu.