Gerçekleri, aynen, 'gerçek' diye yineleyen 'bilme', zavallı birşeydir; aynı şekilde, boş kuruntularını 'gerçeklik' diye etrafa savurup duran hayalgücü' de öyle.
Sahici bilgi, hem gerçek hem hayal kaynağından eşit ölçülerde su çekebilen bir etkinliğin ürünüdür hayalleri dolduran bir gerçekliğin ve gerçeklere boşvermeyen bir hayalin ortak ürünü...
Çünkü gerçek, hayal olmaksızın, biçimsizdir; hayal de, gerçek olmaksızın, içeriksiz...
...
Anılan bir kişi, anıdaki gibi kalabilseydi - hayaller gerçeklere egemen olabilirdi; çünkü anılar da hayallerdir, en temelde...
...
Kişi, inatla, hiçbir gerçekliği olduğu gibi kabullenmemekte diretiyorsa, hayal bir dünyada, hayal anılarıyla yaşamak zorundadır.
Sert olan, gerçeklerdir - gerçeklerin yerini almağa çalışan hayaller de hep yıpranıp dururlar:-
Nasıl ki anılar da, arada akıp geçen gerçekliğin nehrinde yuvarlanıp duran çakıllar gibi, düzgünleştirilip hizaya sokulurlar...
Hayalin gerçekten en önemli farkı, kendine bir tür pay çıkarmasıdır: Gerçek, ne ise odur; hayal ise -hem hayaldir diye hem hiç de 'hayal' değildir diye, yani her durumda-kendini pohpohlar. Onu hayal kılan da budur.
Hayal ile gerçeklik arasındaki fark, ikisinin birbirine uymaması değildir gerçeklik ne ise odur ne uygun ne aykırı asıl fark, hayallerin kendilerini gerçeklere uyduramamalarındadır.
Hayalin gerçekte en çok çekemediği, durağanlık değil, değişkenliktir: kalıcı olan hayallerdir; gerçekler ise, değişken...
Hayal, gerçeği hep istediği biçimde kurar; ama gerçek, hep kendi biçiminde oluşur.
İşin kötüsü, hayal, kafasına dank etmiş, geçmiş gerçekleri bile, yoğurur, biçimler, kendi istediği biçime sokar -hayalin elinde, en 'gerçek' gerçekler bile gerçekliklerini yitirirler:
Yani, hayaller için, gerçeklere uyma yolu tümüyle kapalıdır.
Hayal gerçeğe ulaşamaz ulaşabilse bile, onu gerçek olmaktan çıkarır, hayal kılar.
Hayal, gerçeğe her gidişinde, onu kendisine aykırı olan olarak bulur: hayalin karşısında duran gerçek olarak...