Rosalind Miles’ın “Who Cooked the Last Supper?” adlı eseri üzerine
Bir Tabak Yemek, Bir Dilim Sessizlik
Tarihin görkemli salonlarında ayak sesleri yankılanır: kralın, filozofun, savaşçının, imparatorun… Ama kimse mutfağın kapısını aralamaz. O büyük sofralar nasıl kuruldu, o imparatorlar neyle doydu, çocuklarını kim büyüttü, kim gizlice ağladı, kim ölülerin ardından yıkanmamış çarşafları topladı? Tarih kitapları bu sorulara yanıt vermez.
Who Cooked the Last Supper? (Son Akşam Yemeğini Kim Pişirdi?) kitabın başlığında yer alan soru yalnızca kışkırtıcı bir ironi değildir; aynı zamanda tarihsel hafızanın delik deşik olmuş dokusuna bir iğne vuruşudur.
Kitap, erkeklerin yazdığı tarihin satır aralarına sıkışmış kadın hikayelerini büyük bir dikkatle söker, yeniden dokur. Bu bir düzeltme değildir bu bir reddediştir: Miles, yalnızca “kadınların da katkısı var” demez, aksine “sizin tarih dediğiniz şey, baştan sona bir çarpıtma” der.
Ve bu çarpıtma yalnızca unutkanlıkla açıklanamaz; sistematik, ideolojik ve çoğu zaman da kutsallaştırılmış bir kurgudur.
Unutulmuş Değil, Susturulmuş
Miles’ın en sarsıcı hamlesi, kadınların tarih boyunca yalnızca “görünmez” değil, aynı zamanda görünmez kılınmış olduğunu hatırlatmasıdır. Bu fark basit ama belirleyicidir. Çünkü unutulmak pasif bir eylemdir; oysa yok sayılmak politik bir karardır. Antikçağ’da tanrıçaların hüküm sürdüğü, kadınların şifacı, lider, bilge olarak kabul gördüğü dönemlerin ardından kadınlık bastırılmış, bilgelik “cadılık”la cezalandırılmış, doğurganlık lanetlenmiş, ses suskunluğa dönüştürülmüştür.
Kitapta adı geçen Hypatia, yalnızca İskenderiye’de taşlanan bir kadın filozof değil; bilgiyle bedenini birleştirdiği için **cezalandırılan tüm kadınların