“Güneyde birkaç yıl önce bir cinayetin işlendiği bir üs var. Bu faciada rol alanlar, iki subay, bir asker, iki kadın, bir Filipinli ve bir attı.”
Hastalıklarla boğuştuğu elli yıllık hayatına dört roman, bir kısa roman, iki oyun, yirmi öykü sığdıran ABD’li yazar Carson McCullers, Altın Gözde Yansımalar (Reflections in a Golden Eye) kitabının ilk sayfasında, kitabını bu cümlelerle özetlemiş adeta. Kitap 1942’de yayımlanmış.
Binbaşının eşi, bebeğini kaybettikten sonra fiziksel ve ruhsal olarak iyice çökmüş durumda. Hayata tutunmasını sağlayan tek kişi Filipinli yardımcısı. Kocasının, yüzbaşının karısıyla ilişkisini bilmesine rağmen buna karşı koyamıyor; bu da karakterin edilgenliğini daha da belirginleştiriyor.
Yüzbaşı ise romanın en kapalı karakterlerinden. Yalnızlığı ve iç dünyası doğrudan açılmıyor, daha çok davranışlarıyla sezdiriliyor. Ancak bu yaklaşım benim için karakterle bağ kurmayı zorlaştırdı.
Yüzbaşının karısı ise metinde sık sık “aptal” olarak tanımlansa da aslında çevresindekileri yönlendirebilen bir karakter. Okuma yazma ve sayılarla ilgili yaşadığı zorluklar, bugünden bakınca disleksi ihtimalini düşündürüyor. (Bir kadın karakterin, kadın yazar tarafından aptallık etiketiyle sunulmasını yadırgamış da olabilirim.)
Romanın bu kapalı yapısına bir de er Williams ekleniyor. Onun yüzbaşının karısını gizlice izlemesi, metne rahatsız edici bir gerilim katıyor.
McCullers’ın dili sade ve akıcı. Buna rağmen karakterlerin psikolojik derinliği çoğu zaman okura bırakılıyor. Bu, bilinçli bir tercih olsa da, benim için metnin etkisini zayıflatan bir unsur oldu. Aynı şekilde, askeri disiplinin hakim olduğu bir ortamda geçen bazı sahneler -örneğin çırılçıplak ata binme gibi- sembolik bir anlam taşısa da, kurgu içinde inandırıcı gelmedi.
Bu yönüyle roman, olaydan çok