Bazı kitaplar vardır, okurken değil de bittikten sonra başlar asıl etkisini göstermeye… Tutunamayanlar benim için tam olarak öyle bir kitaptı.
Okurken sık sık düşündüğümü fark ettim. Çünkü bu, öyle baştan sona akan bir hikâye değil; daha çok zihnin içinde dolaşan, insanın kendisiyle yüzleşmesine neden olan bir yolculuk. Bazen güldüm, ama o gülüşün hemen arkasından içimde bir sızı belirdi.
Çünkü anlatılan şeyler bir yerden tanıdıktı… fazlasıyla tanıdık.
En çok hissettiğim şey şu oldu: Bu kitap insanı yakalıyor. Ama öyle herkesin gördüğü yerden değil, insanın sakladığı, üstünü örttüğü, hatta bazen kendine bile itiraf etmediği yerlerden yakalıyor. Okudukça “ben de böyle düşünmüştüm” dediğim o kadar çok an oldu ki… Sanki biri benim iç sesimi almış, kelimelere dökmüş gibi hissettirdi.
Dili başta zorlayıcı gibi geliyor, bunu inkâr edemem. Ama biraz sabredince o dilin aslında kitabın ruhu olduğunu anlıyorsun. O dağınıklık, o kopukluk hissi… zaten anlatılan dünyanın ta kendisi. Yani kitap sadece bir hikâye anlatmıyor, seni o ruh halinin içine sokuyor.
Bir de şu var: Bu kitap kesinlikle “hızlı okunup geçilecek” bir kitap değil. Sindire sindire, hatta bazen geri dönüp tekrar okuyarak ilerlemek gerekiyor. Çünkü bazı cümleler var ki, gerçekten durup uzun uzun düşünmek istiyorsun. Altını çizmek yetmiyor, insanın içine işliyor.
Benim için en etkileyici tarafı ise şu oldu: Bu kitap bana yalnız olmadığımı hissettirdi. İnsanın kendini bazen dünyaya ait hissetmemesi, uyumsuzluğu, sorgulamaları… Bunların hepsi o kadar gerçek ve o kadar dürüst anlatılmış ki, ister istemez kendinle bir bağ kuruyorsun.
Kısacası, Tutunamayanlar sadece okunan bir kitap değil; yaşanan bir deneyim gibi. Herkese hitap etmeyebilir, hatta bazılarına ağır bile gelebilir. Ama eğer içine girersen… gerçekten başka bir şey
Çok nadir bazı kitapların kapağını kapattığın an seni rahat bırakmaz. İşte Tutunamayanlar tam olarak öyle bir kitaptı benim için. Bitirdim… ama kitap bitmedi. Kafamın içinde hâlâ konuşuyordu, hatta yer yer benimle tartışıyordu. Ben de dedim ki: “Madem bu kadar ısrarcısın, gel seni sahnede de görelim.” 😄
Çözümü çok uzakta aramadım; kitabın kapağını kapatır kapatmaz tiyatro bileti aldım. Yani anlayacağınız, olaylar biraz hızlı gelişti. Kitabı okuyan bir insanın hemen ardından tiyatroya gitmesi, biraz “duygusal bir refleks” olabilir. Ama pişman mıyım? Asla.
Sahne açıldı… ve ben bir an “Acaba altını çizdiğim yerler şimdi sahnede mi gelecek?” diye heyecanlandım. Çünkü o kadar çok yerin altını çizmişim ki, neredeyse kitabın tamamı fosforlu kalemle parlıyordu. 😅 Ama oyun başladıktan sonra fark ettim ki mesele altını çizmek değilmiş; mesele o karmaşayı, o ironiyi, o içsel dağınıklığı sahnede hissedebilmekmiş.
Ve evet… hissettim.
Oyuncular öyle bir enerjiyle oynuyordu ki, bir ara “Selim Işık birazdan sahneden inip yanıma oturacak galiba” diye düşündüm. O kadar içindeydim yani.
Şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Kitabı çok sevdiyseniz, tiyatrosunu izlemek risk değil, aksine güzel bir tamamlayıcı. Sanki kitabın zihnimde açtığı kapı, sahnede biraz daha aralandı. Hatta bazı sahnelerde “Demek ki ben burayı eksik anlamışım” diye içimden geçirdim.
Kısacası… kitap beni sarstı, tiyatro ise o sarsıntıyı biraz daha estetik hale getirdi. 😌
Şimdi düşünüyorum da… Tutunamayanlar’ı sadece okumak yetmiyor galiba. Biraz yaşamak, biraz izlemek, biraz da kendi içinde kaybolmak gerekiyor.
Ve ben hepsini yaptım. 🎭
Not:İçtenlikle söylüyorum,kitabın ilk 100 sayfası belki biraz daha fazlası sıkıcı olabilir.İnanın o kısmı atlatınca elinizden bırakamıyorsunuz.
Hele ki kitabın bir özelliği var o özelliğe çok