Var içimde öyle bir merhamet falan, ne bileyim, hayvanı olsun, insanı olsun, sebzesi dikeni olsun, düşküne üzülürüm. Şu kurtlu domatese üzüldüğüm gibi. Kurduna ayrı, domatesine ayrı. Şu hıyarı bağ bıçağı ile koparırken, sapının ucundan su damlar, gözyaşı döktü diye dertlenirim. Hem söylemesi ayıp ben kitap gazete okurum, meraklıyımdır. Bir işi yaptın mı onun aslını faslını öğreneceksin. Biri sana yol mu gösterdi o yol doğru mu eğri mi tartacaksın.Öyle televizyonlara ağzı açık baka baka kıçını yağlandırmayacaksın.
Böyle oluyorum işte, kendimden hemen geri dönüyorum, bütün nereye çıktığı bilinmeyen yolların köşebaşlarından bu dönüşler, beni henüz revaçta olmayan yeni yalnızlıklara çıkarıyor.
Kimseyi anlamamak üstüne inşa etmişlerdi hayatlarını çünkü, üstüne üstlük, herkesin kendilerini hem de hemencecik anlamalarını şart koşuyorlardı, yüksek sesle konuşarak, kuşları tanımadan, bulutların biçimden biçime girişine hiç bakmadan.
Gök tanrı, müphem bir biçimde kozmosta dolanıp duran ve pek bir şeye benzemeyen insana, kendine yoldaş olsun, canı sıkıldıkça bir soru sorsun, şöyle aklı başında bir yanıt alsın diye biçim vermiş, sonra yeryüzüne salmış ama, o insanoğlunun arasından bencileyin cahil, vurdumduymaz, her şeye boş veren birilerinin çıkıp da sorularına lâlettayin, düşkün takımının ipe sapa gelmez, duvar kovuğuna konmaz sözleriyle pek sıradan yanıtlar verdiğini görünce, bu bulutsu sözlerin her yöne çekilebilir belirsiz anlamlarıyla karşı karşıya kalıp bir anlam da bulamayınca, pişman olmuş mudur bilinmez.