"Yaşı alabildiğine genç de olsa, kitapseverin yolu çok geçmeden kitapçı dükkanına çıkardı. Çemberin içine bir kez düşülmeye görsün, kısıtlı gelirine, dar olanaklarına bakmaz, ucundan köşesinden kişisel kitaplığını kurmaya yönelirdi kitap tutkunu. Ara sıra “sosyal davranış” icabı kitapevlerini kolaçan eden, gündemdeki başlıklardan ötesine pek ilgi duymayan insanların uğradığı, içeri girenin anonim müşteri kimliğinde kalmaya yazgılı olduğu dükkanlardan uzak durulur, tam tersine, kapıdan bir gireni ikinci seferde teşhis etmeyi bilen, içeride ne kadar uzun kalırsa o kadar sevindiği her halinden belli olan, “size nasıl yardımcı olabilirim?” soru-cümlesini kurmaktan kaçınan kitabevi sahibinin, çalışanının havayı denetlediği dükkanlar yeğlenirdi. Onlar, en geç üçüncü seferde, olabildiğince yumuşak bir yaklaşımla, mesafe ayarını gözden kaçırmaksızın, uzun erimli olması olası söyleşinin ilk adımlarını doğru hız ve sıralamayla yapmayı bir biçimde öğrenmiş insanlardı. Size sağladıkları açılım, uyumsuzluğunuzu yenmenizi kolaylaştırır, iki seferiniz arasındaki zaman dilimini kısaltmanıza yol açardı. Belli bir süre içinde, nasıl olduğunu anlamaya fırsat bulamadan, Virginia Woolf’un sözünü uyarlarsak duruma, “kendinize ait bir mekan” saymaya başlardınız o kitabevini; içeride, benzerlerinizle karşılaşmanın yarattığı özel bir huzur koşulu hüküm sürerdi; bir de size benzemediğini, dahası tanıdığınız hiç kimseye benzemediğini düşündüğünüz birkaç ayrıksı müdavim görürdünüz orada, zaman içinde bütün gizlerine değilse bile bir bölüğüne yaklaşma şansına erişir, ayağınızın alışmasından doğan mutluluğu perçinlerdiniz.”