Gözümün nuru olan şu canım kitabım serinin ilk kitabına göre daha az kavgalı, daha az gürültülü ve daha az aksiyonluydu. Ama bolca laf sokmalı, taşı gediğine oturtmalı, var oluşun ve yaşamanın anlamını çözmeli ha birde seviyorum sevmiyorum gel gitlerinin yaşandığı bir döngüde sular seller gibi akan çok keyifli ve çok heyecanlı bir devam kitabıydı.
Ve ben tabi ki kendisinin her noktasına, her virgülüne bayıldım, bayıldım. Hem bir an önce bitsin de ne olduğunu öğreneyim istedim hemde hiç bitmesin hep okuyayım hep okuyayım istedim. Bende ruhsal gel gitlerden payıma düşeni aldım yani.
Kell hala favori karakterim. Şüphelerine ve düşüncelerine fazlasıyla hak verdim ve onun adına çok üzüldüm.
Lilaya bu kitapta birazcık gıcık oldum, hatta yeterin artıkta dedim. Ama cüretinindeki asiliğe, korkularına ve istememesine rağmen yinede sevmesine hayranlık duydum.
Aluccard ı seveceğimi hiç düşünmemiştim ama İngilizlerinde söylediği gibi “aren't you the charmer” ha. Kendisini biraz fazla bile sevmiş olabilirim.:))
Ve Rhy ahh baby boy seni, hiç kıyamisu sana ya. En çokta sana güldüm, silahını mizah olarak seçmek zorunda kalan yüce gönüllü prens.:)
Kral ve Kraliçeye ise fena kızdım.
Neyse kitaba bayıldığım gayet aşikar. Herşey yüksek kalitede ve tam dozundaydı. Çok fena bir yerde bittiği için de hemen seriye devam ediyorum.
Hollland için de hala bir tık umudum var ama hadi bakalım, okuyup öğreneyim o zaman.
Not: İlk kitabın yorumunda belirttiğim lgbt içerik bu kitapta sadece öpüşme seviyesinde kaldı ve okurken de hiç rahatsız etmedi. O yüzden seriye karşı duyduğum kaygı konusunda çok rahatladığımı da belirtmek isterim.