Modern televizyon karakterlerinin önemli bir kısmı artık sadece “iyi” ya da “kötü” olarak yazılmıyor. İnsanlar özellikle son yıllarda eylemlerinden ziyade iç dünyasıyla öne çıkan, derinlikli karakterler görmek istiyor. The Boys dizisindeki Homelander, bunun en çarpıcı örneklerinden biri. Onu sıradan bir antagonistten ayıran şey neredeyse sınırsız fiziksel gücüne eşlik eden, psikolojik olarak paramparça olan benliği. Homelander modern psikolojinin farklı kuramlarıyla okunabilecek kadar karmaşık bir zihinsel yapıya sahip.
Karakter dışarıdan bakıldığında kusursuz bir üstünlük yanılsaması oluşturur. Kendini insanlığın üzerinde görür, korku ile hayranlığı aynı anda yönetebilir ve bulunduğu her ortamda merkezde olmayı başarır. Fakat bu yüzeysel görüntünün altında son derece kırılgan bir yapı mevcut. Grandiyöz narsizm ile kırılgan narsizmi aynı anda bulundurması, Homelander’ın kişiliğini daha da ilgi çekici yapar.
Klinik literatürde Otto Kernberg narsistik kişiliği saldırganlık ve yıkıcılık ekseninde değerlendirirken, Heinz Kohut narsizmin temelinde derin bir benlik yaralanması olduğunu düşünür. Homelander bu iki yaklaşımın neredeyse birleşim noktası gibidir. Hem kendisini tanrısal bir figür gibi görür hem de en küçük reddedilme ihtimaline karşı oldukça savunmasızdır.
1. Laboratuvarda Yetişen Bir Benlik
Homelander bir aile içinde büyümedi. Bir ev yerine laboratuvarda yetiştirildi. Çocukluğu sevgiden ziyaden gözlemlenmekle ve test edilmekle geçti. İnsan olmayı öğrenmesi gerekirken bir proje olarak değerlendirildi.
John Bowlby ve Mary Ainsworth tarafından geliştirilen bağlanma kuramına göre bireyin erken dönemde güvenli bağ kurması, sonraki yıllardaki duygusal düzenleme kapasitesinin temelini oluşturur. Fakat Homelander’ın hayatında güvenli bağ kurabileceği tek bir figür