Dünya Okulu
Burası dünya, yan gelip yatma yeri değil. Dünya bir komando okuludur. Evrende bir komando okuludur. Erhan Kolbaşı
Sana bir masal anlatayım mı baba ?
Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken , pireler berber iken, ben nenemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken... uzak mı uzak diyarlarda bir yaramaz kız çocuğu yaşarmış. Annesinden nazik olmayı, abisinden savaşçı olmayı, babasından da olduğu haliyle ne kadar sevilmeye değer olduğunu öğrenirmiş. Başka babalar kız çocuklarına otur , sus , konuşma, sen kızsın yapamazsın derken onun babası onu hep yüreklendirirmiş. - şu en yüksekteki dala çıkabilir miyim baba? +çıkarsın kızım. Elini şuraya koy, ayağını şuraya. Tamam çık şimdi. Aferin benim kızım yapar. - baba sence burdan atlayabilir miyim? + atlarsın kızım, benim kızım her şeyi yapar. Kız durmadan konuşurmuş . Babası normalde konuşmayı hiç sevmeyen , asık suratlı bir adammış ama kızının her sorusuna cevap verir , onun söylediklerine gülermiş. -karıncalar nasıl su içiyor baba? +topraktaki nemden alıyorlar bir de yedikleri yaprakların içindeki su onlara yetiyor kızım. -baba kurbanın gözünü bana verir misin? +Ne yapacaksın gözünü kızım? - kesip içine bakıcam + tamam kızım. Bu tamamlar hiç de geçiştirme değilmiş. Baba tamam dediği her şeyi gerçekten yaparmış. Kız daha okula bile başlamadan hayvanların gözünü, kalbini , böbreğini, ciğerlerini incelemiş. Gezdikleri her yerde gördüğü her ağacın adını sormuş öğrenmiş. Babası göreve gittiği dağlardan envai çeşit kır çiçekleri toplarmış . Büyük bir buket annesi için, küçük bir buket kızı için... babası belgesel izlermiş, kitap okurmuş. Kızına da kitaplar alırmış. Tuhaf bir kız çocuğuna sahip olmak onu hiç rahatsız etmiyormuş. Süslenmeyi , elbiseler, etekler giymeyi, saçlarını upuzun uzatıp şekilden şekile sokmayı çok seven, narin tatlı bu kız çocuğu arka cebinde hep sapan taşırmış . Camları kırar, abisiyle mahalle maçına katılır, bisikletini bayır
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
Bu yazı bir komando er mektubudur.
Ve siz bu mektubu gazeteden okuyorsanız ölmüşüm demektir. Bir ailem olsaydı bu mektubu onlara yollamak isterdim ama yok. Size koğuşdaki ranzamdan yazıyorum şuan yanımda adana, ağrı, sivas, edirne, diyarbakır, ankara, antalya, izmir, urfa, trabzon Türkiye'nin 4 bir yanından birbirini tanımayan ama birbirinin canını korumaya yemin etmiş bir sürü asker var. Birazdan operasyona gideceğiz tek dilediğimiz kayıp vermeden geri gelmek. İlerde ölürsem diye mektup yazmak çok zor. Aklına getirmez insanlar yazdıkları ölümü. Hani her zaman bir umut vardır ya? Askerliğim bittikten sonra yırtıp atacaktım ama şuan okuyorsanız yırtamadım demektir. Zaten pek kalem tutmaz elim silah tutmayı daha iyi bilirim. Sizi korumam için siz öğrettiniz silah tutmayı. Tuhaf olan bu mektubu siz okurken ben neden Öldüğümü bile bilmiyor olacağım ya bir mayına bastım ya da yediğim bir kaç kurşun. Bileniniz var mı ben nasıl öldüm? Kışlada her televizyona bakışımda birbirinizi öldürdüğünüzü birbirinizin canını yaktığınızı gördüm. Müziğin sesini çok açtık,diye komşusunu vuran, gücü kadına yetenler, cebindeki 10 lirası için adam vuranlar, kız arkadaşına baktı diye alayını bıçaklayanlar, bileniniz var mı? Ben kimi korumak için öldüm. Eti az pişti diye garsona çıkışan adam sen yatağında rahat uyu diye kurşunlar başımın üstünden geçerken ben dağda her bulduğumu kesip yedim. Arabasını solladılar diye levyesini kapıp arabadan inan adam beni bir çöp bidonuna atıp giden anam. Söylesene ben kim için öldüm? Yetimhanede ve askerde en güzel şeyin ekmeği bölmek olduğunu öğrendik biz. Peki size neyi bölmeyi öğrettiler? Sizi önce Allah'a sonra'da birbirimize emanet ediyorum. Ben sizden razı oldum Allah sizden razı olsun.
komando andı
Korku nedir bilmeyiz Biz dağların erleri! Yuva yaptık göklere Baş döndüren yerlere Engel tanımaz aşarız Yüce engin dağları El verir uzanırız Mor siyah bulutlara Ben Türk komandosuyum Düşmanı çelik pençemle ezerim Her yerde ben varım Havada Karada Denizde Çölde Batakta Çatakta Her zaman ve herde Hazır? Daima hazır! Hazır? Daima hazır! Kim? Komando! Kim? Komando! Olamazsın! Yah Olamazsın! Yah Komandolar? Allah! Komandolar? Allah! Allah Türk komandosunu korusun. Amin.
Yıkılsan da vazgeçemiyorsun, komando musun be kızım...
1960’ların ortasından 12 Eylül 1980’e uzanan süreç, sadece bir sağ-sol çatışması değil; aynı zamanda devletin kurucu ideolojisinin (Kemalizm/Atatürkçülük) kimin tekelinde olacağına ve sivil siyaset alanlarının nasıl daraltılacağına dair devasa bir mülkiyet kavgasıydı. Alparslan Türkeş ve CKMP/MHP çizgisinin ilk dönem söylemlerine bakıldığında, kendilerini doğrudan Atatürk milliyetçiliğinin gerçek ve saf savunucuları olarak konumlandırdıklarını görürüz. Özellikle İsmet İnönü’nün 1965 seçimleri öncesinde CHP’nin çizgisini "Ortanın Solu" olarak ilan etmesi, sağ ve ultranationalist blok için muazzam bir propaganda malzemesi oldu. Sağ muhalefet, CHP’yi "Atatürk’ün yolundan sapmakla" ve "sola kayarak komünizme kapı aralamakla" suçladı. Buradaki stratejik hedef, CHP tabanındaki ulusalcı/milliyetçi damarı kendi taraflarına çekmek ve kendilerini "devleti kuran asıl irade" olarak kabul ettirmekti. Ancak Bülent Ecevit’in "toprak işleyenin, su kullananın" şiarıyla yükselttiği demokratik sol dalga toplumsal bir karşılık bulup CHP’yi 1970'lerde birinci parti konumuna taşıyınca, bu meşruiyet kavgası sivil siyaset zemininden çıkıp paramiliter bir çatışma alanına kaydı. Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) örneği, sivil siyaset alanlarının solun ve demokratik sivil unsurların elinden nasıl çıktığını göstermesi açısından tam bir laboratuvar görevi görür. MTTB, 1950’lerin sonu ve 1960’ların başında aslında laik, ulusalcı ve Kemalist gençliğin kalesiydi. "Vatandaş Türkçe Konuş" kampanyaları düzenleyen, Hatay’ın ilhakı yıl dönümlerini organize eden tipik bir erken cumhuriyet sivil örgütlenmesiydi. Ancak 1965’ten sonra, özellikle 1967’de İsmail Kahraman’ın başkanlığa seçilmesiyle birlikte MTTB içinde çok büyük bir yapısal dönüşüm yaşandı. Sağ-muhafazakar ve milliyetçi kadrolar, sistemli bir
1000Kitap