“Bir gün Talat'a dedim ki: "Biz bu ihtilâl için ecnebi sefirlerden hayli teşvik gördük. İşte hürriyeti ilân ettik. Gidelim bu süferayı ziyaret edelim, teşekkür edelim."
Evvela İngiliz Sefaretine gittik. Galatasaray'daki o muhteşem binayı tam bir ölü sessizliği içinde bulduk. Ben emin idim ki sefir de dahil olmak üzere bütün sefaret erkanı içerde idi. Fakat bizi karşılayan sefaret kavası, kimi sorduksa "yok” dedi. Çok soğuk bir adem-i kabul idi bu. Bir mânâ veremeden dönmüştük.
Cünye'de idim. Emir Abdullah'tan bir dâvet mektubu aldım. O yıl farize-i haccı ifâ için gidecekleri Hicaz'a beni de dâvet ediyordu. Kabul ettim. Emir hazretleri, atlas kese içinde altın olarak maddî cihetten de beni çok taltif etti. Oğlum Said, İngiltere'de oturuyordu. Onu ziyarete Londra'ya gitmiştim. Said'e İskoç asilzadelerinden Lord Nikılsın cenapları hayli yardım etmişti. Hem bu alâkalarına teşekkür etmek, hem de eski dostluğu bir daha ihyâ eylemek üzere ziyarete gittim. Sohbet sırasında İstanbul sefaretinin 1909'da bize gösterdiği o soğuk adem-i kabul hatırıma geldi. Lord cenaplarından sebebini sordum:
- "Dostum Rıza Tevfik Bey ... Biz Jön Türkleri teşvik ettik. Onlardan büyük bir netice bekliyorduk. İhtilal olacak; istibdat ile beraber Sultan da ve bahusus temsil ettiği Hilafet müessesesi de alaşağı edilecek. Fakat aldanmış olduk. Beklediğimiz neticeyi alamadık. Zira ihtilâl yaptınız, gerçi Kanun-u Esasî geldi, fakat Sultan da ve hele Hilâfet müessesi de yerinde bâki...
Lord cenaplarına tekrar sordum: "İngiltere devlet-i fahimesini, Hilâfet müessesesi bu derece şiddetle neden alâkadar ediyor?"
- "**Ha, Dostum Rıza Tevfik Bey ... Biz Mısır'da, bilhassa, Hindistan'da İslâm kitlelerini idaremiz altına alabilmek için milyonlarca altın harcadık, muvaffak olamadık. Halbuki Sultan, yılda
Sayfa 144 - 145 Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları