İsrailli bir mizah yazarının yazdığı It was the Lark (Tarla Kuşuydu) oyunu Shakespeare’in Romeo ve Juliet’inde geçen olayların 20 yıl sonrasını kurgular. Talihsiz aşıklar bir şekilde kaderin elinden kurtulup Ortaçağ’da yuva kurmuştur. İkinci oyunun başında, epeyce kilo almış, saçları dökülmüş olan Romeo ile durmadan sızan Juliet, tekdüze bir apartmanda uyanırlar. Çok geçmeden, aşık oldukları gece öten kuşun bülbül mü yoksa tarla kuşu mu olduğuyla ilgili öfke ve hiddet dolu bir kavgaya tutuşurlar.
“Kesinlikle bülbüldü.” der Juliet. Romeo da “tarla kuşu” diye bağırır ve ekler: “Her zaman böyleydin, sen yeter ki beni kışkırt, kavga et, alay et benle! Siyah mı? Beyaz! Bugün mü? Yarın! Tarla kuşu mu? Yok, kesinlikle değil…”
“Seni ahmak, inatçının tekisin… İnatçısın! Bülbüldü işte!” diye sertçe çıkışır Juliet (Kisho 1974,36)
Birbirlerine sırtlarını döndüklerinde, zamanı ve yatağı bir ölüm sessizliği sarar…
Oyundaki mizah ve hüzün, tutkulu ve güzel sevgili imgemiz ile Romeo ve Juliet’in ilerleyen yıllarının sıradan evliliklerden farksız olması arasındaki zıtlıktan gelir.
Oyun yazarı bize adeta aşkın ilelebet sürmesinin tek yolunun sevgililerin tutkunun zirvesindeyken ölmesi olduğunu söyler.
"BENVOLİO
Ah, uzaktan nazik görünen aşk
Nasıl da acımasız ve kaba denendiğinde!
ROMEO
Ah sevgi, gözleri bağlıyken bile
Nasıl da görür, yolunu seçer dilediğince!
Ey kavgacı sevgi! Sevilen nefret!
Ey ağır hafiflik! Ağırbaşlı uçarılık!
Ey içten yaratılan her şey!
Uyumlu biçimlerin, biçimsiz kargaşası,
Kurşun tüy, parlak duman, soğuk ateş, sayrılı sağırlık!
Hep uyanık uyku... Bunların hiçbiri değil.
Bu sevgiyi duyarım, ama haz duymam ondan.