Hoca'nın hayranlarından Yurdakul Dağoğlu, Necip Fazıl Bey ile Hoca'nın arasında 'Ruhçu Sosyalizm' meselesi yüzünden meydana gelen soğukluğu gidermek ve bu iki büyüğün arasını bulup barıştırmak niyeti ile şöyle bir plan kurgular: Bir öğle üzeri ziyaretinde Yurdakul, Hoca'nın kulağına eğilip şunu söyler:
Hocam, Necip Fazıl Bey, ziyaretinize gelmek istiyor, ama çekiniyor. Acaba gitsem beni kabul eder mi? diyor. Hoca da, Kabul eder mi ne demek? O nasıl söz? Memnun olurum, buyursun, baş üstünde yeri var, diye karşılık verir.
Bunun üzerine Yurdakul, hemen harekete geçer. Kaplumbağa cinsinden kırmızı renkli bir Wolsvageni vardı. Arabaya bindiği gibi yarım saat bile geçmeden Necip Fazıl Bey'in Kadıköy Kızıltoprak'taki evine gelir, izin alıp içeri girer ve ona durumu şöyle arz eder:
-Üstat, ben şimdi hastaneden Nurettin Beyi ziyaretten geliyorum, Biliyorsunuz, hastalığı son safhada, sizden bahsetti. Ziyaretime herkes geldi, Necip Fazıl Bey gelmedi. Acaba hastalığımdan haberi yok mu? Olsa gelirdi, diyor. Merak ediyor ve sizi bekliyor. Ne dersiniz?
-Ne diyeceğim, Nurettin yiğit çocuktur, ziyaretine gitmemiz lâzım. Ama nasıl ve ne zaman?
-Üstat, bendeniz arabayla geldim, araba emrinizde. Bir mani yoksa, isterseniz hemen şimdi gidebiliriz.
-Öyleyse bekle, giyineyim ve gidelim.
O yıllarda İstanbul'da böylesine yoğun bir trafik yoktu. Aksaray'dan Kadıköy'e taksi dolmuşlar yirmi dakikada harıl haril yolcu taşırlardı. Üstat Necip Fazıl ile Yurdakul, hasta odasına birlikte giriyorlar. Hocanın yatağı kapıya karşıydı. İçeri giren doğruca hasta ile yüz yüze gelirdi.
Necip Fazıl, içeri girer girmez, oradaki herkesin duyacağı bir sesle; -Nurettin, sen yiğit çocuksun! Bir ömür boyu ruhunun çektiği ıstırabın yanında bedenin çektiği bu acı ne ki? Allah demenin yasak olduğu bir devirde,