Susan Sontag, Başkalarının Acısına Bakmak adlı eserinde, bu yorgunluğu erken bir biçimde teşhis etmişti: "Çok fazla şiddet görmek, insanı şiddete daha duyarlı değil, daha kayıtsız.yapar." Gerçekten de dijital çağın bireyi, her gün onlarca yıkıma tanıklık ederken, hiçbirine gerçekten yas tutacak zamanı ya da duygusal derinliği bulamıyor. Sanki bir yıkımın yerini hemen bir diğerinin aldığı bir acı trafiğinin içindeyiz. Acı, bir olaydan çok, bir akış halini alıyor.
bu simüle edilmiş evrende gerçekliğe dair izler hala var mıdır, yoksa her şey dönüşen birer gölgeden mi ibarettir? Bu, çağımızın din varoluşsal sorunlarından birini işaret eder. Gerçeklik bir zamanlar dokunulabilir, yaşanabilir bir kavramken, artık dijital ekranların ardında bir seraba dönüşmüştür; yaklaştıkça kaybolan ve erişilmez hale gelen. İnsanlık bulanık görüntünün peşine düşerken, kendi hakikatini gözden kaçırma tehlikesiyle karşı karşı yadır; hakikat ise artık bir aldatmacadan ibarettir.
Tuba Pirlant Yılmaz
Birey bir görüntüyü paylaşarak sorumluluk aldığını düşünür, oysa sadece bir refleks göstermiştir. Bu refleksin kaynağı, vicdan değil çoğunlukla "görülme" arzusudur. Dijital eylemlilik, yerini çoğu zaman bir tür vicdan gösterisine bırakır. Adalet arayışı değil, duyarlı görünme arzusu ön plana çıkar.
.....
Sonuç olarak, dijital çağın en tehlikeli illüzyonlarından biri şudur: Her şeye erişebiliyoruz, her şeyi görebiliyoruz, bu yüzden her şeyi anlıyoruz sanıyoruz. Oysa anlamak, görmekten çok daha fazlasıdır. Anlamak yavaşlamayı, derinleşmeyi, sorumluluk almayı gerektirir. Etik körlüğü aşmak, sadece görünmeyeni görmek değil; görünür olanın ardındaki sorumluluğu da taşımaktır.
Walter Benjamin'in işaret ettiği yakın olanın önceliği, bugün yerini görünür olanın geçiciliğine bırakmıştır. En görünür olan, en önemli olan değildir artık, sadece en çok tıklanan, en çok paylaşılan ve en çabuk unutulandır.