(...) Çıkarılacak başlıca sonuç, Avrupa'nın, Kuzey Afrika'dan Delhi'ye kadar uzanan Timurlu sonrası dünyadan, insanlığın üçte birini kapsayan ve "egemenlik devrimleri"nin ve meta üretiminin merkezi olan bu 16. yüzyıl "dünya düzeni"nden sadece mallar değil, düşünceler de ithal ettiğidir. (...) (sf. 201)
Ne var ki burada üç uyarıda bulunmam gerekiyor.
Birincisi, Doğu'dan Batı'ya düşünce ya da mal aktarımının 16. yüzyılda başlamadığını hatırlamalıyız. (...) (sf. 201)
İkinci uyarım şu: Çeşitli Avrupalı aktörlerin Timurlu sonrası dünyayla etkileşime girdikçe bu dünyadan düşünceler ödünç aldıklarını iddia ederken, Avrupa bölgesel düzeninin Timurlu sonrası düzenin birebir kopyası haline geldiğini söylemek istemiyorum; zira aradaki birçok farklılık devam ediyordu. Ben, bu düzenlerin Uluslararası İlişkiler literatüründe neredeyse tamamen gözden kaçırılan -devlet egemenliği anlayışı ve bunun gelişmesi üzerinde sonuçları olan- ontolojik bir geçirgenliği olduğunu ileri sürüyorum. Bundan başka, en azından 16. yüzyıla kadar, ödünç alma konusunda Avrupa'nın küçük ortak olduğunu ve Batı ile Doğu arasındaki modern toplumsal hiyerarşileri daha önceki dönemlere geri yansıtmayı bırakmamız gerektiğini de savunuyorum. Avrupa'daki ilk siyasi merkezileşme (...) dalgasını Şarlken'in (...) tetiklemesi ölçüsünde, Osmanlıların mevcudiyeti olmaksızın bunun meydana bile gelemeyeceğini öne sürebiliriz. (...) (sf. 202)
(...)
Yapacağım üçüncü uyarı, aktarımın yönü ile ilgili olacak. Sadece Doğu'nun Batı'dan ödünç aldığı anlatısının yerine, (...) 16. yüzyıla dair Avrupa merkezli bir bakış açısının zıttını değil, bağlantılı bir dünya olduğunu savunuyorum. Başka bir deyişle, Asya'dan sadece Avrupa'nın ödünç aldığını iddia etmiyorum; her iki taraf da birbirini farklı