“Ben istemezsem kimsenin bana ket vuramayacağını, canımı sıkamayacağını öğrendim. Birisi bana çirkeflik yapsa bile ben müsaade etmezsem ne canımı yakabilir ne de sinirimi bozabilir. Yoluma çıkan şey yolun kendisi haline geliyor. Bunu her geçen gün biraz daha iyi anlıyorum. Ama böyle düşünmeye artık iyice alıştığımı söyleyemem, bugün bile zorlanıyorum. Hâlâ alıştırma yapıyorum.”
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Dün akşam burada batı felsefesinin insanı sadece et ve kemikten ibaret sayan materyalist söylemine denk geldim, yazmak bugüne nasipmiş.
Evet, düşünüyorum, öyleyse varım iddiası doğru mudur? Kısa cevap vereyim, değildir. Nedeninin okumak isteyenler buyrun:
Bu cümle hilkat gerçeğini tersyüz eden ve insanı kendi cılız aklının zindanına mahkum eden kartezyen bir safsatadan ibarettir; zira aklı başında olan her ferd bilir ki bir fiilin vücut bulabilmesi için evvela o fiili işleyecek bir failin var olması fıtri bir zarurettir ve Yaratan bizi hiçlik aleminden çıkarıp varlık sahasına sürmeden evvel tefekkürün doğması ontolojik olarak imkansızdır. Cenab-ı Hak, O, insanı yarattı. Ona beyanı öğretti ferman-ı ilahisiyle bu hilkat sırasını açıkça beyan buyurmuş; insanı önce mutlak bir yaratılışla var kılmış, ardından o varlığın kemali olarak ruhuna tefekkür kabiliyetini lütfetmiştir. Bu muazzam nizamın fevkinde olarak, insanın düşünme eylemi bu fani dünyadaki hantal nörolojik ve biyolojik yapıyla mukayyet olmayıp, emr aleminden üflenmiş semavi bir cevher olan ruhun ta kendisiyle münasebettardır; nitekim bizler daha bu beden hapishanesine ram edilmeden evvel, zaman ve mekandan münezzeh olan ruhlar aleminde, safi, nurlu ve perdesiz bir idrakle tefekkür etmekteydik. Ruhun harflere, ses tellerine yahut beynin elektro-kimyasal tazyikine ihtiyaç duymadan mutlak bir şuurla donatıldığının delili, Ben sizin Rabbiniz değil miyim? hitabına karşı fıtri bir marifet ve derin bir tefekkürle Bela diyerek mukabelede bulunduğu ezeli şahitlik meclisidir.
Ezcümle, bizi var eden kendi sığ dünyevi düşüncemiz değil, Halık-ı Zülcelal'in mutlak iradesidir; bu fani gurbet diyarındaki tefekkürümüz ise, ruhlar alemindeki saf idrakin ve ebedi vatanın sinemizde yankılanan nurudur.
“Bir zorlukla karşılaştınız mı, Tanrı’nın tıpkı bir güreş antrenörü gibi size dişli bir rakiple maç ayarladığını düşünün. ‘İyi de neden?’ diye sorabilirsiniz. Nedeni şu: Böylece Olimpiyatları fethedebilirsiniz.” Epiktetos