Varlık, felsefi düzlemde ele alındığında gerçekliğin durağan, kök salmış ve sabit yüzünü temsil eder. Bir şeyin "ne" olduğu, onun kimliği ve değişmez özü varlık kavramıyla temellenir. Bu boyut, zamanın akışından bağımsız gibi duran, nesnelerin veya kavramların içindeki o sarsılmaz çekirdektir. Varlık, potansiyel bir güç olarak orada durur ve henüz harekete geçmemiş, ancak harekete geçebilecek olanın zeminini oluşturur. Bu yönüyle varlık, oluşun sahneye çıkabilmesi için gerekli olan ontolojik temeldir; çünkü var olmayan bir şeyin değişmesi, dönüşmesi ya da bir süreç başlatması mantık olarak mümkün değildir.
Oluş ise bu statik özün zaman içindeki serüvenidir; varlığın potansiyel hâlden kinetik hale geçişi, yani eyleme dökülmesidir. Varlığın kendi sınırlarını aşıp dış dünyaya tezahür etmesi, dinamik bir süreç olan oluş sayesinde gerçekleşir. Bir nehrin akışı gibi, oluş sürekli bir devinimi, değişimi ve yenilenmeyi ifade eder. Özün kendini gerçekleştirmesi, örneğin bir tohumun filizlenip ağaca dönüşmesi, ancak bu süreç içerisinde mümkündür. Dolayısıyla oluş, varlığın sadece bir durum değişikliği değil, aynı zamanda onun kendini ifade etme, kanıtlama ve görünür kılma biçimidir.
Bu iki kavram arasındaki ilişki, birbirini tamamlayan zorunlu ve koparılamaz bir bağdır. Varlık, oluşun öznesidir; oluş ise varlığın yüklemidir. Biri olmadan diğerinin anlam kazanması imkansızdır, çünkü değişmeyen bir öz (varlık) olmasaydı, değişimin (oluş) bir dayanak noktası veya referansı olmazdı. __Aynı şekilde değişim ve hareket (oluş) olmasaydı, özün ne olduğu asla bilinemez, varlık sonsuz bir uykuda kalırdı. Gerçeklik, bu durağanlık ve hareketin, öz ve biçimin iç içe geçtiği bir bütündür ve her fenomen, kendi içinde hem "olduğu şeyi" koruma (varlık) hem de "olmakta olduğu