Memuriyete girdiğim sıralarda idi ki, Diyanet İşleri Reisi merhum Rifat Börekçi'nin, Ankara kazalarından birisinde oturan çiftlik sahibi bir arkadaşı yanına gelmiş; ellerinde bulunan, birçok yerleri güve yeniği, dört yüz yıllık bir fermanın -mahkemeye ibraz edilmek üzere- okunamayan yerlerinin yetkili bir makamca okunarak daktilo edilecek örneğinin noterlikçe tasdiki gerekiyormuş.
Reis, vaktiyle Meşihat Dairesinde bulunmuş olan Müşâvere Kurulu Azalarından birisine, fermanı okumasını emretmiş, o da okuyamadığını arz ederek fermanı geri çevirmiş.
Bunun üzerine Reis Rifat Börekçi, beni yanına çağırdı ve: "Sen bunu oku ve daktilo et!" dedi.
Fermanı alıp baktım. "Efendim! Ben, bu fermanın yazısını okumayı bilmiyorum!" dedim.
Reis, "Sen okursun! Götür, oku! Ferman sahibi sana ücret de versin!" diye ısrar etti.
Huzurlarından ayrıldım. Evde, fermanın hiçbir kelimesini okuyamadım. Bunun üzerine, yazı türlerini gösteren lügat kitaplarına baktım. Fermandaki yazının hangi türden olduğunu tespit ettikten sonra, o yazı harflerinin başta, ortada, sonda nasıl yazıldıklarını gösterir bir levha tertip edip önüme koydum. Sabaha kadar bütün gece fermanı okumaya çalıştım.
Güve yiyip başı veya sonu kalmış kelimeleri, cümleleri, lügat kitaplarında verilen örneklere bakarak bulmaya, çözmeye çalıştım. Hatta, bir kelimeyi -üzerinde bir saat uğraştıktan sonra- okuyabildim.
Sabahleyin, fermanı daktilo edip sahibine verdim.
O da, bana -hatırımda kaldığına göre- ücret olarak 450 kuruş verdi.
Fermanın daktilo edilen örneğini tasdik ettirmek üzere götürünce noter; fermanı okuyup daktilo edeni getirip mukabele etmedikçe tasdik edemeyeceğini söylemesi üzerine notere kadar gittim. Kendisi çok yaşlı ve umur görmüş bir kimse idi.
Tepeden tırnağa kadar beni süzdükten sonra, "Sen mi bunu okuyup