Başlangıçta potansiyel hâlde, öncesiz ve sonrasız bir alan vardır: ne meydana gelmiş ne de yok olacak; kendi kendine yeter, değişmez, daimî bir alan. Hegel buna “kendinde” (an sich) der. Bu alan, ideal (mücerret) objelerin alanıdır; mantığın, matematiğin, saf kavramların ve sayılar dünyası. Biz bunları icâd etmeyiz; yalnızca keşfederiz. Çünkü bu alan zamanda ve mekânda değildir, hiçbir fizikî sürece tâbi değildir. Buradaki her varlık, yalnızca kendisi için vardır. Her biri kendi özdeşliğini taşır: varlık varlıktır, sayı sayıdır. Bu, İde’nin kendi kendisinde bulunduğu saf, değişmez hâlidir. İde, burada “kendinde” (an sich) haldedir; yâni bütün imkânları kendinde taşır ama henüz hiçbirini dışa vurmamıştır.
Fakat İde’nin gayesi, kendini bilmek, kendi hakikatine “şuurla” varmak olduğundan, bu saf hâlde kalamaz. Kendi içinden dışarı çıkar, yani tabiat olur. Hegel’in Mantık’tan Doğa Felsefesi’ne geçişte söylediği şey budur: “İde, kendisini özgürlük olarak bilmek için önce zorunluluk hâlinde görünmek zorundadır.” Tabiat, bu anlamda, İde’nin kendi özünden yabancılaşmış hâlidir. İde artık kendi kendisi değildir; “başkası” olmuştur. Tabiatta hiçbir şey kendi başına var olmaz; burası “şeylerin alanı”, kesretin, bölünmenin, başkalığın sahnesidir. Burada hiçbir şey yalnızca kendi için değildir; her şey başka bir şeyle, zıddıyla, karşıtıyla var olur. Varlık, artık kendi kendisine değil, başkasıyla ilişkisine bağlıdır. Her şey bir diğerini sınırlar, belirler. __Tabiatta İde, artık kemmiyete bulaşmıştır; niceliğin, hareketin, değişimin içine karışmıştır. İde’nin sabitleri -kavramlar, sayılar, mantıkî düzen- şimdi “oluş” içinde akışa girmiştir. Mantığın “öncelik-sonralık”, “sebep-sonuç” ilişkilerine dönüştüğü bir düzlemdeyiz. Saf özdeşlik artık değişimin içindedir;