Ne var ki, insanın bu muazzam zekâsı, evrimdeki bu eşsiz başarısı, aynı zamanda onun gerçekliği kavramasındaki en büyük felsefî engeli de beraberinde getirir. Zekâ, teorik spekülasyon için değil, pratik eylem, yâni maddeyi kesip biçmek, ondan âlet yapmak için tekamül etmiştir. Eylemde bulunabilmek için akan zamanı, değişen süreçleri durdurmamız, onlardan sabit noktalar elde etmemiz gerekir. Nasıl ki bir sinema makinesi, hareket eden bir nesneyi anlamak için onun binlerce sabit fotoğraf karesini çeker ve sonra bu donuk kareleri arka arkaya dizerek sahte bir hareket yaratırsa, zekâmız da evrimin ve yaşamın o kesintisiz, akışkan gerçekliğinden sabit ânlar kesip alır. Tabiatı gereği hayatı "ölü" kavramlara hapseder. Modern bilim, zamanı ânlara bölerek mekânlaştırır. Bir türün diğerine dönüşümünü incelerken, aslında dönüşümün kendisini değil, o dönüşümün durak noktalarını inceler. A noktasından B noktasına giden hareketi, çizgi üzerindeki sayısız durakla açıklamaya çalışır. Oysa gerçek süre, yan yana dizilmiş noktalar veya arka arkaya eklenmiş fotoğraflar değildir; geçmişin şimdiki ânın içine eridiği, geri döndürülemez, sürekli yeni bir şeyler icât eden yaratıcı bir oluştur.
Bilimin mekanik açıklamaları, evrimin sonuçlarını haritalandırmakta mükemmeldir; ancak bu harita, arazinin kendisi değildir. Neo-Darwinizm, karmaşık bir gözün veya beynin oluşumunu rastgele mutasyonların seçilimle birikmesine bağlarken, aslında zekânın o sinematografik alışkanlığıyla parçaları üst üste koyarak bütünü açıklamaya çalışır. Ancak tıpkı Pecten (tarak midyesi) ile insanın gözündeki o inanılmaz benzerlikte gördüğümüz gibi, birbirinden bağımsız evrimsel çizgilerde, tamamen aynı anatomik yapıların ortaya çıkması salt rastlantıyla açıklanamaz. **Modern genetik, bu