ve bir derenin yüce kayalardan çağlayışıaşağılara-vadilere fırlatacağım sözlerimibunlar hatırlatmıyor mu size"her şeyden önce kelâm vardı!"Salih Mirzabeyoğlu, Münşeat'dan
(Bir Rukiye Şenel çalışması, x.com/RukiyeSenel81, 25 Eylül 2023)
Sonuç olarak kelâmcı, cevher-a'râz nazariyesiyle hem bilginin duyudan akla yükselen yapısını, hem de varlığın sürekli İlâhî kudrete bağlı olduğunu temellendirir. Âlem, kendi kendine varlığını sürdüren bir bütün değil, her ân yeniden yaratılan a'râz ve cevherlerden müteşekkil bir sistemdir. Bu sistem, görünen değişimin ardında sürekli bir yaratılışı; süreklilik görüntüsünün arkasında ise Allah’ın kesintisiz fiilini barındırır. Böylece kelâmcı için varlık, maddî bir özün değil, ilahî kudretin anbean yenilenen tezahürüdür. Cevher-a'râz nazariyesi, sadece bir metafizik tasnif değil, Allah ile âlem arasındaki bağı açıklayan dinamik bir ontoloji olarak, İslâm düşüncesinde hem epistemolojiyi hem de kozmolojiyi birleştiren özgün bir çerçeve ortaya koyar...
-Can Tuğrul, "Kelâmcılar “Âlem” Sahnesinde", besincidevre.org, 2 Kasım 2025-
Kelâmcı için bilgi, duyu-hassa tecrübesiyle başlar. Çünkü duyular bize değişimi, değişen nitelikleri verir; yani aʿrâzları.Âlemde hareket, renk, sıcaklık, tat, yön, ışık, kararma ve sönme gibi sürekli değişen hâlleri görmek, kelâmcının ilk epistemik farkındalığıdır. Bu gözlem, zihnî bir inşa değil, doğrudan tecrübe edilen vakıadır.Gözlenen bu varlıklara aʿrâz adı verilir. Misâl olarak renk, tat, hareket vb. verilebilir ve duyunun nesnesi aʿrâz olarak belirlenir. Böylece kelâmcı, bilginin başlangıç noktasını değişimin gözlemlenmesinde bulur.Duyu, varlığın değişken yanını açığa çıkarır; bu nedenle bilginin ilk konusu cevher değil, aʿrâzdır. Kelâm epistemolojisi bu tecrübî zemin üzerinde yükselir: görmek, işitmek, dokunmak; bunların hepsi bize “aʿrâzî varlık”ı bildirir; yâni duyular, varlığın süreksiz ama bilinebilir yüzünü açar.
-Can Tuğrul, "Kelâmcılar “Âlem” Sahnesinde", besincidevre.org, 2 Kasım 2025-
"Kelâm", Allah'ın bir sıfatı; harften ve sesten münezzeh, ezelî ve ebedî... Ve yine kelâm, insanî sıfat ve mahiyetin tâ kendisi ve insan sanatının en büyüğü... Bir bedahet şivesiyle kavrıyoruz ki, "insan konuşan hayvandır" derken, onu hayvaniyet mertebesinden ayırıcı hususiyet kelâmdır ve bu hususiyetiyle muhatap olduğu iman teklifine nazaran takındığı tavırla hayvanın üstünde veya altında yer alır.
"Kelâm ayniyle insandır" hikmeti, söz konusu hakikatle karşılaştırılabileceği gibi, kelimenin hakikî ve mecazî anlamıyla, "kelâm'ın olmadığı yerde insan yoktur” mânâsını da kapsar...
"Üslûp ayniyle insan dedikleri" veçhile, kelâm, umumî “insan” mânâsının dışında, insanın "ferdî hakikat" ve "şahsiyetinin" de aynasıdır.
Dikkat: Mücerret olarak kelâm, Allah’ın insana ne muazzam bir lütfu. Kezâ Allah kelâmı, Resûl kelâmı, sahabî kelâmı, büyüklerin kelâmı. Burada dikkat edilmesi gereken husus, aziz kelâmı kötülemekle, kelâmın kışrında ve klişesinde kalmayı kötülemek arasındaki fark... Yerine göre bak, anla!