(...) Bir misal daha:Rüyada kendisini padişah gören ve padişahlık şartlarını nefsinde bulan, malûmdur ki, padişah değildir; padişahın sadece misali suretini kendisinde bulmuştur. Halbuki padişahlığın, misalî suretle hiç bir münasebeti mevcut değildir. Ama bu hal, şühut yolundan, yâni misali suret lerden toplanacak mâna ve delâlet yolundan olur; ve o şahıs, kendisini göre göre, ne olduğunu ve olmadığını tanımakta devam eder ve yok sandığı nefsinin anî tuzağına düşmekten korunursa, Allahın inayetiyle bir gün gerçek padişahlığa erebilir. Olmak yolunda olmakla, bilfiil olmak veya oldum sanmak arasında büyük fark vardır. Birçok maden vardır ki, ayna olmaya istidatlıdır; ama tamamiyle ayna haline gelmedikçe ele alınmaz ve içine aksedecek güzelliğin ne olduğunu hayal ettiremez. Din ve tasavvufun en ince, en girift ve o nisbette tehlikeli, çetin noktası işte budur. Bütün bu incelikleri, nefslerine, keyiflerine, son derece dar ruh yuvalarına sığdıramadıkları ve doğru bildikleri halde bu "doğru"yu tamamlayıcı doğruya erişmedikleri için boyunlarını mukaddes şeriat boyunduruğundan çözerler ve dalâlet çukurunda yatarlar.
Vücudî tevhidin insana verdiği baş dönmesi ve sarhoşluk, hakikatte gözün kararması ve her nisbet ölçüsünü kaybetmesidir.Bu vaziyete düşen insan, Şeriatin zahirine muhalif sözler etmeğe başlar. Bir çokları vücudî tevhide mağlup olmuşlar ve gerçek kemâli hiç bir bakımdan zedelemesine imkân bulunmayan Şeriatin zahirini zedeleyici edalar takınmışlardır.
Mansur (Hallac)ın "Hak benim!" ve Bayezid (Bestamî) nin "Sübhan benim!" gibi sözleri, işte bu halden gelir."Hak benim"sözünün gerçek mâna ve hikmeti, "Hakdır, ben değilim" demek isterken, Mansur kendini göremediği için bu hikmeti böylece yerine getiremedi ve sarhoşluktan "Hak benim!" dedi. Bir insan ki, hem kendisini görür, hem de "Hak benim!" der, onunki sadece ve bütün şiddetiyle küfürdür. Fakat Mansur ve Bayezid'lar mevkiindeki insanlar hayret makamında eridikleri için o ânda kendilerinden hüküm sukut etmiştir.
(...) Ama "ebrar" denilen, ibadetleri yerinde cennetliklerin gösterdikleri kulluk, korku ve tamah yüzündendir ki, bu hâl, doğrudan doğruya nefsin eseridir. Bunlar, Allahın zâtına aşk seviyesine henüz ulaşamamışlardır. Onun için:
— "Ebrar'ın iyilikleri, "mukarrîbînin kötülükleridir."
Denilmiştir.
Yâni nefsiyle hareket eden cennetliklerin sevabı, Allaha yakın olanların günahıdır. Çünkü ilk kısmın iyi hareketleri bir cepheden iyi iken başka bir cepheden kötüdür. Allaha yakın olanların iyiliklerinde ise hiç bir kötülük bulunmaz.
Hatta "mukarrib'lerden, yâni Allaha yakın olanlardan "bekâ-i ekmel" ismi verilen en üstün bekâ haliyle tahakkuk etmiş olanlarda bile, sebepler âlemine indikten sonra korku ve tamahla ibadet edenler görülmüştür.
(...) Zira karanlığın kalkması, güneşin doğmasiyle olur. Zatî muhabbet dedikleri sevgi hasıl olunca sevenin gözünde, sevilenin zevk veya elem vermesi müsâvileşir ve işte o zaman insan nefsten kurtulup ibadetini Allah için etmeğe başlar.Zira zevk istemek veya elemden incinmek, yine nefse mahsus hallerdendir ve Allahın yakınları bu kayıttan kurtulmuşlardır.