Türk mütefekkirinde realiteyi görmemekten büyük şikâyet var: Âlim, muhite bakmıyor; sanatkâr, hayatı söylemiyor diyorlar. Prens Sabahattin, ideologlarımızı mücerrette kalmakla, şekilcilikle ittiham ediyordu. Ziya Gökalp aynı yaraya dokunuyordu: “İçtimaî hayata dair yazı yazanlarımız mefhumları şeniyetten değil, şeniyeti mefhumlardan çıkarmağa uğraşıyorlar. Biz mefhumlarımızı şeniyete uydurabiliriz; fakat şeniyeti mefhumlarımıza uyduramayız” Aynı meseleyi onlardan sonra da kaç kişi ele aldı. Acaba bu hücumlar yerinde mi? Garplılaşma yolunda büyük hamleler yaptığımız bu devirde, yirmi yıl önce Türk mütefekkirlerinin ortaya attıkları bu davayı yeniden ele almak, yaraya yeniden dokunmak doğru mu?
Gerçekten, Türk münevverine düşen vazifeler arasında (sistemli ve devamlı tercüme, Garp ilmine nüfuz, memleketi tanımak vs.) kendi kendini tenkit en mühimlerinden biridir. Garp karşısında bu davanın üzerinde fazla durmaya başlanması gösteriyor ki, onu aşmak ihtiyaçları artık doğmuştur. Kendimizi bulmak, kendimize dönmek bugünün en esaslı meselesi olmuştur: Düne kadar çok alışkın olduğumuz iki tip, Garp hayranı kozmopolit insan, içine kapanmış ve egosantrik adam, bize şimdi çok yabancı geliyor. Onları yadırgıyoruz. Bütün derdin bu tiplerden geldiğini, onları aşmak ve müşahhas realiteye dokunmak gerektiğini duyuyoruz. Fakat nasıl?
Sayfa 23 - I - KÜLTÜR VE MEDENİYET, Tanzimata Karşı, İş Bankası Kültür Yayınları